Bir anneler günü daha geldi çattı. Bu, ne yazık ki annemsiz geçirdiğim ikinci 'Anneler Günü' olacak. Bundan tam 3 yıl önce 2023 yılının Mart ayında gazetem Yeni Asır'ın sayfalarına taşıdığım 'Kırmızı Otobüs Haberiyle Değişen Hayat' başlıklı yazımda, ben henüz 5 yaşındayken sevgili babamın elim bir trafik kazası sonrası zamansız ölümüyle annemle birlikte verdiğimiz yaşam savaşını anlatmıştım. Hele hele, annemin benden bir ayakkabı kutusunun içinde üzülürüm diye yıllarca gizlediği babamın ölüm haberinin yayınlandığı "Yeni Asır"ı tesadüfen bulduğumda dünyanın nasıl da başıma yıkıldığını daha dün gibi hatırlıyorum... 70'li yılların ortalarıydı, hayat pahalıydı... Malum, sigortadan bağlanan dul yetim maaşıyla evin ihtiyaçlarına ne kadar yetişilebilirdi. Rahmetli babaannem babamın öldüğü ilk yıllarda annemle bizi hiç yalnız bırakmadı. Hani, çok kullanılan bir deyim vardır 'Öküz öldü ortaklık bitti' diye... Annemle, babaannem babam öldükten sonra bile yıllarca birlikte aynı çatı altında oturdular. Birbirlerini hiç kırmadılar. Bu süreç babaannemin iyice yaşlanıp halamın İzmir'deki evine taşınıncaya kadar sürdü.
BİR DAHA EVLENMEDİ...
Ben ise ilkokula devam ediyordum. Oturduğumuz, yani benim doğduğum kira evinin aslında ev denecek hali yoktu... Hani rüzgar esse yıkılacak cinsten tam bir virane... Yarısı kırık tahtadan bozma kapısı kilit tutmaz ve arkasında geceleri odundan bir dayak dururdu. Bahçe kapısı ise daha kötü durumdaydı. Çelimsiz sıska bir çocuk, henüz 30'lu yaşlarının başında güzel ve alımlı dul bir kadın... Annem, bir daha hiç evlenmedi... Yaklaşık, 9 yıl süren evliliğinin ardından babamın yerine bir başkasını koymak istemiyordu. Onun ölümünden sonra bırakın makyaj yapmayı yüzüne bir krem bile sürmedi. Çocuk aklımla, "Arkadaşlarımın anneleri süsleniyor sen niye süslenmiyorsun' diye sorduğumda bana her defasında 'senin aklın ermez, küçüksün' diyordu. Karşısına geçen arkadaşlarının, "Gençsin, önünde uzun bir hayat var. Çocuğun da henüz küçük... Evlen, rahat edersin" telkinlerine ise "ben çocuğumu ölürüm de üvey baba eline bırakmam" diye her defasında şiddetle karşı çıktı. Hatta kendisine 'evlen' teklifiyle gelenlerle dostluğunu anında sonlandırdı. Oldukça zor geçiniyorduk. Dul ve yetim maaşının yarısı kiraya gidiyordu. O sıralar her yerde olduğu gibi Tire'de de siyasi olaylar hız kazanmıştı. Ülkede anarşi hakimdi. Çalkantılı ve gergin günler yaşanıyordu. Dul ve tek bir çocukla yalnız yaşayan annem, bana korktuğunu asla hissettirmedi. Çevremizde parası olan herkes "savaş çıkacak ya da kötü günler kapıda" diye harıl harıl gıda ve temel ihtiyaç malzemesi stokluyordu. Biz mi? Paramız yoktu ki... O yıllarda, bir plastik topun bakkaldaki fiyatı 2 buçuk liraydı. Oyun oynarken en fazla iki gün falan dayanır patlardı. Mahallede her çocuğun bir topu vardı... Bir plastik top için günlerce yalvardım, kendimi yerlere attım, ağladım debelendim ama almadı, alamadı... Aynı benzer senaryo yine bisiklet için yaşandı. Senetle, taksitli alışveriş henüz yeni yeni başlamıştı. Çocuklar mahallede yaz tatillerinde rengarenk bisikletlerine biniyor ben ise onlara sadece karşıdan bakıyordum. Hayallerimdeki o mavi bisiklete sahip olabilmek için neler neler yaptım bir bilseniz... Onun oğluna bir bisiklet alamadığı için çok ama çok üzüldüğünü ise ancak yıllar sonra anlayabildim... Canım annem, çok istemesine rağmen bana top ya da bisiklet alamamıştı belki ama beni hiçbir zaman yamalı pantolon, gömlek veya yırtık ayakkabı ile gezdirmedi. Yaşıtlarım arasında ezilip hor görülmeme izin vermedi. Belki de sofradan ben doyayım diye yarı aç kalktığı çok oldu. Ama benim, her bayram yepyeni kıyafetlerim ve gıcır gıcır ayakkabılarım oldu dostlar... Aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm o ise yaşlanmaya başladı... Artık eve ekmek getirecek yaşa ulaşmıştım.
ÇOCUKLAR GİBİ SEVİNDİ
Hem okuyor hem de çalışıyordum. Yavaş yavaş evin yükünü sırtından almaya başladığımda yaşadığı gururu hatırlıyorum. Rahmetli annem ve babamın aileleri Yunanistan'dan göç etmişlerdi. Her iki aile de son derece varlıklı olmalarına rağmen 'bir gün döneriz' umuduyla tüm mal varlıklarını oralarda bırakmışlardı... Tabii hiçbir zaman dönemediler... Türkiye'deki yeni yaşamları o yüzden hep yokluk içinde geçti. Yıllar sonra ona kazandığım parayla bir ev aldığımda yaşadığı mutluluğu inanın tarif edemem. Yokluklar içinde geçen bir hayatın ardından kimse artık ona 'evimden çık' diyemeyecekti. Annemi size biraz anlatmak istiyorum... Yaşadığı çile dolu hayata rağmen son derece neşeli bir kişilikti, hani yedi kralla barışık dedikleri cinsten... Yüksek sesle konuşur ve bol bol kahkaha atardı. Çevresinde sevilen, sayılan biriydi. Beni dünyada her şeyden çok sevdiğini biliyordum ama bana karşı her zaman sert ve tavizsiz davranırdı. Çünkü yaşımız ne olursa olsun biz onların gözünde hep çocuktuk ve çocuk kalacaktık. Belli mi olur, belki de şımarıverirdik... Ne yaparsam yapayım bu hayatta ona karşı vefa borcumu ödeyemeyeceğimi biliyordum. Yaşı 90'a dayanmıştı. Covid 19 döneminde zatürre olup, ölümün eşiğinden dönmüştü. Hayatı boyunca toplam 8 kez ciddi ameliyat geçirmişti. Her ne kadar kabul etmek istemesem de artık ömrünün sonuna yaklaştığının farkındaydım. Bir gün onu kaybetme korkusu içimi her an kemiriyordu. Hayatımın her anında, başım her sıkıştığında arkamda adeta kale gibi hep o vardı... Tanrım!!! Onsuz bir hayatı düşünemiyordum bile... Sevgili eşim ise birçok kadının yaptığını yapmadı. Annemle, birbirimize karşı olan sevgimize muhalefet etmek yerine o da bize ortak oldu. Harika bir üçlü olduk. Beraber gezdik, tozduk, eğlendik ve olabildiğince çok anı biriktirdik... Dedim ya çok önemli sağlık sorunları yaşaması onu hayata küstürmedi. Her anın keyfini çıkardı. Kitabında asla pes etmek yoktu... Mesela, yaşlanmasına rağmen eline hiçbir zaman baston almadı. 90 yaşındaydı belki ama saçında tek bir beyaz teli yoktu. Ağzındaki dişlerin çoğu kendi dişiydi. "Artık yaşlandın saçlarını boyama" diyenlere ağzının payını tatlı sert şekilde verirdi. O kadar çilelerle dolu bir hayata rağmen muhteşem bir genetiğe sahipti bence... Sıradan Mart gecesiydi. Geceyi, televizyonda çok sevdiği dizisini, meyve tabağındaki portakal ve mandalinayı yiyerek bitirmişti. "İyi geceler oğlum, ben yatıyorum" diye seslendikten sonra odasına çekildi. Ertesi sabah uyandığımda evde farklı bir gariplik vardı. O gün normalden 20 dakika falan geç uyanmıştım. Her zaman erkenden güne başlayan annem ise ne hikmetse yatağından kalkmamıştı. "Yorgundur belki, rahatsız etmeyeyim uyusun biraz daha" diye düşündüm. Yüzümü yıkarken odasından bazı sesler duydum. Birilerine kızdı mı kendi kendine konuşurdu. "Yine kendi kendine konuşuyor" diye düşündüm. Biraz dikkatle dinlediğimde seslerin konuşma sesi olmadığını 'hırıltı' tonunda olduğunu fark ettim. Telaşla odasının kapısını açtığımda onu yarı baygın yatağında çırpınırken buldum. Çaresizce kucakladım ama yerinden kaldıramadım. Gözünü açamıyordu, hırıltılı bir sesle 'bana ne oldu?' diye sordu güçlükle... Onu hemen ambulansla hastaneye yetiştirdik. Yapılan incelemelerde beynine pıhtı attığı ve o bölgede şiddetli bir kanama olduğu belirlendi. Yoğun bakıma alındı. Beynindeki kanama durmadığı için doktorlar pıhtıya yüksek dozda kan sulandırıcılarla müdahale edemiyorlardı. Çaresizdim... Yoğun bakımda onu ziyaret ettiğimde aslında öleceğini de anlamıştım. Ama hayatının her döneminde güçlü olmayı başarmış anneme ölümü hiç ama hiç yakıştıramıyordum. Aradan 3 gün geçmişti. Gece saatlerinde hastaneden aldığım "Hastanızın durumu ağırlaştı. Kimliği ile hemen gelir misiniz?" telefonu ile adeta dünyam başıma yıkılmıştı. Aslında ölmüştü, sadece bana söylemiyorlardı. Ölmüş olmasa niye kimliğini istesinler ki... Yoğun bakıma ulaştığımda onu çoktan ceset torbasına koymuşlardı bile... Siyah torbanın fermuarını açıp, kısacık da olsa vedalaşmama izin verdiler... Yoğun bakımlar oldukça soğuk bir ortam olmasına rağmen annemim elini son bir kez tuttuğumda sıcacıktı... Sanki son kez bu dünyadan göç etmeden benimle vedalaşmayı beklemişti... Kısa vedama gözlerimden yanaklarıma süzülen yaşlar eşlik ediyordu...
BABAMA 56 YIL SONRA KAVUŞTU
Ertesi gün onu çok sevdiği babamın yanına defnettik. Kendimde, annemi mezarına indirecek gücü bulamadım. Tam 56 yıl aradan sonra nihayet babamla kavuşmuşlardı. 90 yıllık ömründe tek evladı olarak 61 yılı onunla beraber geçirmiştim. Onun olmadığı bir hayat bana uzun süre çok anlamsız geldi. İçinde anne olgusunun geçtiği hiçbir şarkıyı veya filmi gözlerim yaşarmadan dinleyemedim ya da seyredemedim. Evet, bir anne ve oğlunun birbirine karşı beslediği ölümsüz sevgiyi size hayat hikayesiyle birlikte anlatmaya çalıştım. Veee yine "Anneler Günü" geldi... Bu özel günü onun mezarının başında ikinci kez kutlayacağım... Dualar edip, onu ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha söyleyeceğim. Son söz; Sevgili dostlar, gündelik hayat koşuşturması içinde stresten midir bilinmez bazen sevdiklerimizi istemeyerek de olsa kırabiliyoruz. Hayatın stresine, öfkelerinize yenik düşmeyin. Söz konusu anneniz ise onları asla kırmayın... Onlarla mümkün olduğunca bol bol vakit geçirin. Yıllar yıllar sonra an gelip de bu dünyada annenizin sıcaklığını aradığınızda bir sığınacak güzel anılarınız her zaman olsun... Belki benim değil ama sizlerin Anneler Günü'nüz kutlu olsun...

