Konuk yazar Selahattin Gezer yazdı...
İnsan; bir gün doğumunun ya da gün batımının gurbetini yaşar mı? Demli çayın, dostla yapılan o samimi sohbetin gurbetini yaşar mı?
Müzikte mananın, sözde derinliğin, tebessümde sıcaklığın gurbetini yaşar mı? Kadında zarafetin, erkekte merhametin, çocukta saygının ve büyükte şefkatin gurbetini yaşar mı? Çok gurbetteyiz, hem de çok! İçimizde dinmek bilmeyen bir sıla özlemi var. Evlerde sıcaklığın, yüzlerde tebessümün, sözlerdeki o eski zarafetin gurbetini yaşıyoruz. Aşkta sadakatin, düşüncede tefekkürün, sofrada şükrün ve cüzdanda bereketin gurbetini çekiyoruz. Alışverişte itimadın, çarşıda güvenin, mutfakta temizliğin ve helalin gurbetini yaşıyoruz.
Hasretimiz büyük!

GURBETLİK ÇEKİYORUZ
İnsan, yaşadığı şehirde o şehrin gurbetini yaşar mı? Elbette yaşar!
Tertemiz sokakların, yemyeşil ama çöpsüz parkların; kornasız, paniksiz ve önceliği "saygı" olan bir trafiğin gurbetini yaşıyoruz.
Her semtinde ideolojilerin değil; bilimin, sanatın ve edebiyatın soluklandığı, çayın yanında huzurun ikram edildiği kütüphanelerin gurbetini yaşıyoruz. İnsan onuruna yakışan, tertemiz bir ulaşımın hasretindeyiz. Çukuru olmayan, kaymak gibi yolların; en ücra köşesine bile titiz bir belediyecilik elinin değdiği mahallelerin gurbetini yaşıyoruz.
Ardında güzel eserler bırakarak anılmak isteyen, makam koltuğunda değil, sokağın eksikliğinde terleyen başkanların gurbetini yaşıyoruz. Güler yüzlü, çalışkan ve arandığında sorunu çözeceğini hissettiren bir yönetim anlayışına hasretiz. Heykelin değil, hayatı kolaylaştıran kalıcı eserlerin; tutulmayan sözlerin değil, icraatın gurbetini yaşıyoruz. Bekleme süresi az olan, şehri bir uçtan bir uca birbirine bağlayan ulaşımın; yepyeni yolların, köprülerin ve ideolojiden arınmış hizmetin gurbetini yaşıyoruz. Tertemiz durakların, geciktiğinde "kusura bakmayın" diyebilen nezaketli şoförlerin gurbetini yaşıyoruz. Toplu taşımada avaz avaz siyaset konuşulmayan huzurlu yolculuklara, bir "selama" verilecek içten bir mukabelenin gurbetine düşmüşüz.
DENİZ KOKUSUYLA ANILIRDI
Köpeklerin olmadığı, cıvıl cıvıl çocukların olduğu ve güvenli sokakların, tertemiz bankların; o kesif kokuyla değil, deniz kokusuyla anılan bir Alsancak ve Kordon'un gurbetini yaşıyoruz. Çözümü başkalarına havale etmekte değil, kendi iradesinde gören bir yönetimin; yaz geldiğinde gürültü kirliliğine dönüşmeyen, ölçülü ve nezih sokak düğünlerinin, eğlencelerinin gurbetini yaşıyoruz.
Evet, ruhuma İzmir düştü. Sancılarıyla, eksikleriyle, hor görülmüşlüğüyle ve elinden tutulmamışlığıyla o mahzun İzmir düştü. Tüm güzellikleri gurbete sürülmüş bir İzmir bu... Ne hakkımız var bu şehre bu gurbeti yaşatmaya?
Asıl gurbete gönderilmesi gerekenler; vurdumduymazlık, ilgisizlik ve hizmetsizliktir.
Gözün çıksın ideoloji! Gözün çıksın yandaşlık ve rant!
SON SÖZ
Bir şehri şehir yapan sadece taşı toprağı değil, o taşın ruhuna üflenen hürmettir. İzmir'in paslanan belediyeciliği, çatlayan kaldırımları ve yorgun çehresi bizden merhamet bekliyor.
Şehrin mimarisini düzeltmeden önce, hizmetin ahlakını ve aidiyetin estetiğini yeniden inşa etmeliyiz. Çünkü şehir, içine asalet konulmamış bir binadan ibaret kalırsa, biz daha çok kendi mahallemizde gurbet türküleri yakarız. Sahi, kaçımız bir belediye başkanını özellikle de o devasa bütçeleri yöneten büyükşehir belediye başkanlarını sokakta, çarşıda ya da pazarda görebiliyoruz?
Kaçımız onu, halkın arasında tatlı bir hizmet telaşıyla, insanlara muhabbetle dokunurken ve sorunlara yerinde çözümler üretirken gördü?
Oysa biz; güveniyle itimat telkin eden, samimiyetiyle hürmet uyandıran ve size o asil duruşuyla, 'Ben bu şehre, ben İzmir'e hizmetkârım' dedirten bir idarenin gurbetini yaşıyoruz.

