Beynin kendi ürettiği kimyasalların da en az dışarıdan alınan maddeler kadar bağımlılık yaratabileceği gerçeği, bu kez bilimsel bir çerçevede gündeme taşındı. Ege Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü Öğr. Gör. Dr. Miray Emreol Gönlügür, kaleme aldığı dikkat çekici yazısında; dopamin, adrenalin, serotonin ve oksitosin gibi vücudun doğal kimyasallarının, belirli davranış kalıplarıyla sürekli tetiklenmesi halinde bireyi fark edilmesi güç bir bağımlılık döngüsüne sürükleyebileceğini ortaya koyuyor. Modern yaşam, medya ve teknolojiyle iç içe geçen bu "gizli bağımlılık" biçimini ele alan Gönlügür, mutlulukla karıştırılan iyi hissetme hâllerinin uzun vadede nasıl bir duygusal ve zihinsel çözülmeye yol açabileceğini çarpıcı örneklerle açıklıyor.
BUNLAR SATIN ALINAMAZ
Sonu "-in" ekiyle biten ve dışarıdan aldığımız birçok kimyasalı tanıyoruz: nikotin, kafein, morfin, kodein, amfetamin... Bunların bağımlılık yaptığını ve zarar verme düzeylerine bağlı olarak kısa ya da uzun vadede bedenimize ve zihnimize zarar verdiklerini de biliyoruz. Paketlerin üstünde uyarılar var, kamu spotları var, yasaklar var. Yani tehlike "dışarıdan". Peki hiç şunu düşündünüz mü? Kendi vücudunuzun ürettiği ve yine "-in" ile biten kimyasallar da bağımlılık yapıyor olabilir mi? Dopamin, adrenalin, serotonin, endorfin... Bunları satın alamıyoruz, dışarıdan temin edemiyoruz ama yine de onlara bağımlı hale gelebiliyoruz. Çünkü burada bağımlılık bir maddeye değil, bir davranış biçimine bağlanıyor. Kendi kimyamızı tetikleyen davranışlara! Mesela sürekli hayal kurarak dopamin üretmek, drama yaratarak adrenalinle canlı hissetmek, sosyal medyada gezinerek eylem üretmeden iyi hissetmek, bir ilişkiye tutunarak oksitosinle yalnızlıktan kaçmak... Bu durumda bağımlılık, dışarıdan gelen bir kimyasala değil, kendi bedenimizin ürettiği kimyasalları tekrar tekrar salgılatma alışkanlığına dönüşüyor. Ve belki de en tehlikeli olanı bu. Çünkü burada ne bir paket var, ne bir prospektüs, ne de bir uyarı etiketi...
GÜNDELİK VE NORMAL
Bağımlılık, gündelik ve "normal" görünen davranışların içine gizleniyor. Bu noktada kritik bir ayrım yapmak gerekiyor. Kendi kimyamıza bağımlı olmak, mutlu olmakla aynı şey değil. Hatta çoğu zaman tam tersi. Çünkü dopamin, serotonin ya da adrenalin mutluluğun kendisi değil; mutluluğa giden yolları düzenleyen kimyasallardır. Sorun, bu sistemlerin amaçtan kopup tek başına hedef haline gelmesiyle başlıyor. Dopamin bağımlılığı son zamanlarda sıkça duyduğumuz ve deneyimlediğimiz bir örnek. Dopamin, "iyi hissettim" diyen bir kimyasal değil; "iyi hissedeceğim" vaadini üreten bir "ihtimal" molekülü. Beyni harekete geçirir, hedef koydurur, merak uyandırır. Ancak bu sistem sürekli kısa yollarla çalıştırıldığında; örneğin, hayal kurarak, sosyal medyada gezinerek ya da henüz gerçekleşmemiş senaryoları olmuş gibi yaşayarak, beyin önemli bir şey öğrenir: Eyleme gerek yok, sonuca gerek yok. His yeterli! İşte burada duygusal dopamin üretimi devreye girer. Kişi bir şey yapmadan, risk almadan, bedel ödemeden "iyi hissetme simülasyonu" yaşar. Bu bir tür zihinsel kaçıştır ama masum değildir. Çünkü tekrarlandıkça beyin şu bağlantıyı kurar: "Bir şey yapmadan da iyi hissedebilirim." Bu öğrenme, gerçek hayattaki motivasyonu yavaş yavaş azaltır. Kişi tembelleştiği için değil; beyin, daha düşük maliyetli bir ödül yolunu öğrendiği için. Adrenalin bağımlılığı da benzer bir mekanizmayla işler.
SİNSİ VE TEHLİKELİ BİR DURUM
Burada amaç haz değil, canlılık hissidir. Tartışma, drama, kriz ya da sürekli bir "acil durum" hali kişiye yaşadığını hissettirir. Sessizlik ya da durağanlık bu kişilerde huzur değil, huzursuzluk yaratır. Çünkü adrenalinle çalışan bir sistem, sakinliği tehdit olarak algılar. Bu yüzden bazı insanlar sorun çözmekten çok sorun üretir; çünkü üretilen sorun kimyasal olarak tanıdıktır. Trafikte araç kullanırken hem kendi can güvenliğini hem de etrafındakilerin hayatını hiçe sayan sürücülerin önemli bir kısmı, sizce bu tür bir adrenalin bağımlılığının izlerini taşıyor olabilir mi? Serotonin ve oksitosin cephesinde ise daha sessiz ama daha sinsi bir bağımlılık vardır. Serotonin düzen, güven ve "olduğu haliyle yeterlilik" hissiyle ilgilidir. Ancak bu sistem zayıfladığında kişi huzuru dış koşullarla telafi etmeye çalışır: aşırı konfor alanı, riskten kaçış, zor duyguları erteleme. Oksitosin ise bağlanma kimyasalıdır; fakat bazen bağlanmak, yalnızlıkla ya da anlam boşluğuyla yüzleşmemek için kullanılan bir araç haline gelir. Yanlış ilişkilerde kalmak, kopamamak ya da sürekli birine tutunmak bu yüzden rahatlatıcı gelir.

OTOMATİK TETİKLEME
Buradaki ortak payda şudur: Bağımlılık artık bir maddeye değil, belirli duygusal durumları tekrar tekrar üretmeye yönelmiştir. Kendi kimyamızı tetikleyen davranışları öğreniriz ve zamanla bu davranışlar otomatikleşir. Tehlike, bu sürecin çok "normal" görünmesidir. Hayal kurmak, sosyal medyada dolaşmak, ilişkilere tutunmak, heyecan aramak... Bunların hiçbiri tek başına sorun değildir. Sorun, bunların "gerçek" hayatın yerine geçmesidir. TV programları ve reklamcılık, insanın kendi kimyasına bağımlılık geliştirme potansiyelini en iyi okuyan alanlardan biridir. Edward Bernays (1891-1995), insanların ürünleri akılla değil, duygularla seçtiğini göstererek arzunun nasıl üretileceğini tarif etti.
ÖNGÖRÜLEMEZ ÖDÜLLER
B. F. Skinner (1904-1990) ise bu arzunun hangi koşullarda kalıcı bir davranışa dönüştüğünü ortaya koydu: Belirsiz ve öngörülemez ödüllerle. Böylece bağımlılık, maddeden kopup duygu durumlarının tekrarına bağlandı. Hayal kurmak, sosyal medyada dolaşmak, ilişkilere tutunmak ya da heyecan aramak bu yüzden tehlikeli değil; otomatikleştiğinde ve hızlı olduğunda tehlikelidir. Çünkü satılan şey çoğu zaman bir ürün değil, bir duygu durumudur.
DİZİ VE REKLAMLAR
TV programları ve reklamlar doğrudan "bağımlılık yaratmak" amacıyla yapılmaz; fakat insan beyninin hangi kimyasal yollarla bağlandığını çok iyi bildikleri için içeriklerini bu sistemleri sürekli tetikleyecek şekilde kurgularlar. Bu da izleyiciyi, farkında olmadan kendi kimyasına maruz bırakan bir döngünün içine çeker. Bu yüzden kendi kimyamıza bağımlılık sessiz bir çözülmedir. Kişi bir anda mutsuz olmaz, sık sık "iyi" hisseder. Ama bu iyilik, derinleşmeyen bir iyiliktir, fark edilmesi zordur. Kişi, bu davranış desenini kabullenebilir. Yasaklar işlemez, uyarılar etkisiz kalır. Paketlerin üstüne yazılacak bir cümle yoktur; kamu spotlarıyla engellenecek davranış değildir. Kendi kimyamıza bağımlılık davranış değişikliğiyle dönüşebilir. Değişiklik, farkındalıkla başlar. Kişi, hangi davranışla hangi duyguyu ürettiğini gördüğü anda döngü kırılmaya başlar. Görünür olan şey ise artık eskisi kadar güçlü değildir.Amaç kimyayı bastırmak ya da duyguları yok etmek değildir. Kimyanın direksiyona geçmesine izin vermemektir. Çünkü kontrol kimyada kaldığında hayat otomatikleşir; kontrol davranışa geçtiğinde ise seçim mümkün olur. Ve belki de bu mücadelede atılabilecek en gerçekçi ilk adım budur: İyi hissettiğimiz anları değil, neden iyi hissettiğimizi izlemeye başlamak!
FARKINDALIK İÇİN BİRKAÇ KİTAP
Dikkatin nasıl sistematik biçimde dağıtıldığını, dopamin temelli uyarılma döngülerinin teknoloji, medya ve modern yaşam tarafından nasıl kullanıldığını anlamak isteyenler için "Çalınan Dikkat: Neden Odaklanamıyoruz?" adlı kitap önemli bir referanstır. Kitabın yazarı "Johann Hari", dikkat kaybını bireysel bir zayıflık olarak değil, kültürel bir sorun olarak ele alır; dopamin, uyarılma ve odaklanma ilişkisini geniş bir perspektifle inceler. Kendi iç dünyasını ve davranış kalıplarını anlamak; duygu-davranış-düşünce ilişkisini fark ederek değişim yaratmak isteyenler için ise bilişsel-davranışçı yaklaşımın temel eserlerinden biri olan "İyi Hissetmek: Yeni Duygudurum Tedavisi" önerilebilir. Psikiyatrist "David D. Burns" tarafından yazılan kitap, kimyayı tetikleyen davranışları nasıl dönüştürebileceğini sade bir dille anlatır. Her iki kitap da farklı açılardan aynı noktaya işaret eder: Sorun sadece ne hissettiğimiz değil, neden ve nasıl hissettiğimizdir. Bu farkındalık ise değişimin başladığı yerdir.
ANTİDEPRESAN SEROTONİN ARTIRMAZ!
Bu kimyasalları dışarıdan hazır halde almak mümkün değil ama ilaçlarla vücudun kendi üretim ve denge mekanizmalarına müdahale etmek mümkün. Örneğin, antidepresanlar sanıldığının aksine serotonin üretimini artırmaz. Serotoninin sinapslardan geri emilmesini engeller. Yani beyinde zaten üretilmiş olan serotoninin daha uzun süre etkili kalmasını sağlar. Bu da zaten neden "kendi ürettiğimiz kimyasallara bağımlılığın" esas olarak davranışsal bir bağımlılık olduğunu açıklar. Çünkü ilaçtan önce, bu sistemleri en güçlü tetikleyen şey hâlâ davranışlarımızdır.

