Direksiyon başına geçtiğimizde sadece bir sürücü değil, aynı zamanda bir ahlak taşıyıcısı olduğumuzu hatırlamak zorundayız.
Prof. Dr. Tahsin Koçyiğit yazdı...
Sabah işe yetişme telaşı... Akşam eve dönüş yorgunluğu... Kornalar, kuyruklar, makaslar, ani frenler, bağırışlar, çağırışlar, el kol hareketleri... Trafik artık sadece bir ulaşım meselesi değil; insanın sabrını, ahlakını ve karakterini sınayan bir imtihan alanı. Ne yazık ki bu imtihanın sonucu her geçen gün daha kaygı verici bir hâl alıyor: Öfke kabarıyor, tahammül azalıyor ve en tehlikelisi, linç kültürü direksiyon başında adeta volkanlaşıyor.

KAZA MI YARGISIZ İNFAZ MI?
Eskiden trafik kazaları "talihsiz olaylar" olarak görülürdü. Bugün ise çoğu zaman kazanın ardından yaşananlar, kazanın kendisinden daha ürkütücü. Küçük bir sürtüşme... Küfürleşmeye varan kaba sözler... Birkaç saniyelik bir hata... Ve ardından araçtan inen öfkeli insanlar. Bağırışlar, hakaretler, hatta fiziksel saldırılar... Bir anda olay yerinde bir "mahkeme" kuruluyor. Hâkim yok, savcı yok, avukat yok; ama hüküm var. Üstelik bu hüküm çoğu zaman öfkenin körlüğüyle anında infaz ediliyor.

ÖFKENİN ARKA PLANI
Peki, ne oldu da bu noktaya geldik? Modern hayatın hızla akan ritmi, insanı sürekli bir gerilim hâlinde tutuyor. İş stresi, ekonomik kaygılar, sosyal baskılar... İnsan, içindeki öfkeyi boşaltacak bir alan arıyor. Trafik ise bunun için en uygun zeminlerden biri hâline geliyor. Çünkü burada anonimlik var. Karşınızdaki kişi ne akrabanız ne komşunuz ne de dostunuz. Sadece bir plaka, bir araç, bir "yabancı"... İşte tam da bu yabancılık, ahlaki sınırların zembereğini boşaltıyor.

UNUTTUĞUMUZ HAKİKAT
Oysa unuttuğumuz çok temel bir hakikat var; Direksiyon başındaki insan da bir insan. Onun da bir ailesi, bir derdi, bir telaşı olabilir. Belki hastaneye yetişmeye çalışıyordur, belki kötü bir haber almıştır, belki de sadece yorgunlukla bir hata yapmıştır. Ama biz, anlamaya çalışmak yerine yargılamayı; hatta cezalandırmayı tercih ediyoruz. Bu noktada mesele artık trafik değil; doğrudan bir ahlak ve vicdan meselesidir.
SAYGI MI ÖFKE Mİ?
Toplum olarak giderek daha az sabreden, daha hızlı öfkelenen ve daha kolay yargılayan bireyler hâline geliyoruz. Oysa kadim değerlerimiz bize başka bir yol gösterir; Sabır, merhamet ve hüsn-i zan. Yani karşımızdakini hemen suçlamak yerine ona iyi bir ihtimal tanımak... Onun hatasını büyütmek yerine kendi öfkemizi küçültmek... Trafikte yaşanan linç girişimleri, adalet ve saygı duygusunun nasıl zedelendiğini açıkça gösteriyor. Çünkü gerçek adalet, öfkeyle değil; akılla ve hukukla sağlanır. Bir hatanın karşılığı başka bir hata olamaz. Bir yanlış, daha büyük bir yanlışı meşrulaştıramaz. Ama biz çoğu zaman bunu unutuyor, öfkemizi "haklılık" zannediyoruz.
FİZİKSEL LİNCE GEÇİŞ
Sosyal medyanın bu kültürü beslediğini inkâr edemeyiz. Trafikte yaşanan bir olayın görüntüsü dakikalar içinde binlerce kişiye ulaşıyor. Yorumlar, hakaretler, kesin yargılar... Olayın öncesi yok, sonrası yok; ama herkesin hükmü hazır. Böylece dijital linç, fiziksel linci körüklüyor. İnsanlar sadece yolda değil, ekran başında da birbirini yargılıyor. Bu noktada sahada görev yapan trafik polislerine ayrı bir parantez açmak gerekir. Görevini hakkıyla yapan, sabırlı, ölçülü ve vatandaşla iletişiminde nezaketi elden bırakmayan görevliler, trafikte kaybettiğimiz sükûnetin yeniden inşasında en önemli teminatlarımızdan biridir. Onların varlığı yalnızca düzeni değil, güven duygusunu da ayakta tutar. Buna karşılık, yetkisini belindeki silahtan ibaret gören; vatandaşla iletişimde asgari nezaketi dahi hiçe sayan kaba tutumlar ise gerilimi azaltmak yerine büyütür. Oysa otoriteyi güçlü kılan korku değil; adalet, üslup ve nezakettir. Bu yüzden nezaketli görevlileri takdir etmek, sert ve kırıcı olanları ise daha medeni bir dile davet etmek, aslında toplum olarak hepimizin sorumluluğudur.
DİREKSİYONDA AHLAK
Çözüm, her şeyden önce bireysel bir farkındalıkla başlar. Direksiyon başına geçtiğimizde sadece bir sürücü değil; aynı zamanda bir ahlak taşıyıcısı olduğumuzu hatırlamak zorundayız. Trafikteki davranışlarımız, kim olduğumuzun en çıplak hâlidir. Biri önümüze kırdığında ya da haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde kendimize şu soruyu sormalıyız; "Ben şimdi nasıl bir insan olmak istiyorum?" Öfkesine teslim olan mı, yoksa öfkesini yönetebilen mi? Unutmayalım: Güç, bağırmakta değil; kendini tutabilmektedir. Toplumsal olarak da bu kültürü sorgulamak zorundayız. Öfkeyi normalleştiren, saldırganlığı meşrulaştıran her dil bu sorunu büyütür. Oysa ihtiyacımız olan şey daha fazla empati, daha fazla anlayış ve daha fazla sükûnettir. Belki de en önemlisi, trafikte karşımıza çıkan herkesi bir "engel" değil, bir "yol arkadaşı" olarak görebilmektir. Çünkü aynı yolu, aynı şehri, aynı hayatı paylaşıyoruz.
YOL MEDENİYETTİR
Trafik, sadece araçların değil, insanların da akış hâlinde olduğu bir yerdir. Ve bu akışın yönünü belirleyen şey sadece kurallar değil; insanın vicdanı ve ahlakıdır. Direksiyon başında öfkemizi değil, vicdanımızı öne çıkarabilirsek yollar sadece daha güvenli değil, daha insani bir hâl alır. Sahi... Gerçek medeniyet, biraz da trafikte belli olmuyor mu?