PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...
Bir toplumun adalet anlayışını anlamanın en kestirme yolu, güçlü olanın yanlışına nasıl baktığına bakmaktır. Yakınımızın yaptığı yanlışı görmezden geliyor, başkasının aynı yanlışını büyütüyorsak; makam sahibinin çevresine sağladığı imkânları normal, sıradan insanın aynı imkândan yararlanmasını suç sayıyorsak, burada yalnızca bir hukuk problemi değil, çok daha derin bir ahlâk problemi vardır. Hz. Peygamber'in, hırsızlık yapan Mahzum kabilesinden bir kadın hakkında aracı olunması üzerine söylediği "Muhammed'in kızı Fâtıma da hırsızlık yapsa onun elini keserdim" anlamındaki sözü, işte bu noktada insanlığın önüne sarsıcı bir ölçü koyar. Buradaki vurgu, Türkçemize Fatma ifadesiyle yerleşen, Fâtıma isminde düğümlenir. Çünkü Fâtıma, Hz. Peygamber'in kızıdır. Buna rağmen adalet karşısında yakınlık, sevgi ve akrabalık ayrıcalığa dönüşemez. Hak söz konusu olduğunda kimsenin dokunulmazlığı yoktur. Bugün bu sözün üzerinde yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Çünkü adaletin en büyük sınavı, sevmediğimiz veya bize uzak olan insanlar hakkında hüküm verirken değil, bize yakın olanların yanlışları karşısında ortaya çıkar.

ARINMA TOPLUMUN DA MESELESİ
Burada İslâm'ın güçlü kavramlarından biri olan tezkiye karşımıza çıkar. Tezkiye, insanın nefsini kötülüklerden arındırması ve günahlardan temizlenmesinin yanında, onu kirleten şeylerden uzaklaştırmak, olgunlaştırmak ve ahlâken yükseltmek anlamına gelir. Kur'an, Hz. Peygamber'in görevlerinden söz ederken onun insanlara âyetleri okuduğunu, onlara Kitap ile hikmeti öğrettiğini ve onları tezkiye ettiğini bildirir. (bkz: Bakara Sûresi, 2/129, 151, Cuma Sûresi, 62/2) Demek ki peygamberlik yalnızca bilgi aktarmak değil, bilgiyi önce hikmete, sonra da ahlâka ve davranışa dönüştürecek bir insan inşa etmektir. Bu sebeple İslâm'da arınma, kişinin yalnızca kendi günahlarıyla sınırlı değildir. Elin, dilin, kazancın, makamın, ticaretin ve kamu görevinin de temiz olması gerekir. Haramdan uzak kazanç, adaletten ayrılmayan yönetim, emanete riayet eden makam ve başkasının hakkını gözeten bir kamu düzeni, tezkiyenin hayata yansıyan biçimleridir. İnsan harama alıştığında yalnız kendisi değişmez; bulunduğu çevre de değişir. Kayırmacılık sıradanlaşırsa liyakat geriler. Kamu malı sahipsiz görülürse beytülmalın sınırları belirsizleşir. Haksız kazanç "fırsatı değerlendirmek" diye anlatılmaya başlanırsa haram ile helal arasındaki çizgi bulanıklaşır. Bir süre sonra toplum, yanlışın kendisinden çok yanlışın nasıl adlandırıldığıyla ilgilenmeye başlar. Oysa isimler değişse de hakikat değişmez. Başkasının hakkını almak, ona hangi isim verilirse verilsin haksızlıktır.
DEVLET AHLAKİ ZEMİNİ KORUR
Hz. Peygamber'in Medine'de gerçekleştirdiği dönüşüm, bu açıdan yalnızca siyasî bir yapılanma olarak görülemez. O, aynı zamanda insanların değer dünyasını değiştirmiş; kabilecilik, güçlünün zayıfı ezmesi, ekonomik sömürü ve sosyal adaletsizlik gibi problemlerin karşısına adalet, emanet, kardeşlik ve sorumluluk ilkelerini koymuştur. Bu nedenle peygamberî tezkiye, insanı yalnızca ibadet hayatında arındırmayı amaçlayan dar bir anlayış değildir. İnsan pazarda nasıl davranıyorsa, makamında nasıl davranıyorsa, başkasının hakkı karşısında nasıl davranıyorsa, tezkiye tam da orada sınanmaktadır. Buradan devlet yönetimi açısından da önemli bir sonuç çıkar. Devlet elbette bir dinî eğitim kurumu değildir, daha sofistike bir yapıdır; fakat adaletin, dürüstlüğün, liyakatin ve kamu hakkının korunabileceği bir düzen kurmakla yükümlüdür. Hukuk yalnızca suç ortaya çıktıktan sonra devreye giren bir mekanizma olmamalı; haksızlığı zorlaştıran, şeffaflığı güçlendiren ve kamu kaynağının kişisel menfaate dönüştürülmesini engelleyen sıkı bir sistem oluşturmalıdır.

TEMİZ KAZANÇ, TEMİZ MAKAM
Çünkü iyi yönetim yalnızca kötüyü cezalandırmakla değil, iyiyi mümkün ve sürdürülebilir kılmakla da ilgilidir. Tezkiye kavramının bugün bize söyleyeceği en önemli şeylerden biri de şudur: Dindarlık, hayatın yalnızca ibadet bölümünde görünmez. İnsan namazıyla, orucuyla, zekâtıyla olduğu kadar kazancıyla, emanete yaklaşımıyla ve başkasının hakkına gösterdiği hassasiyetle de sınanır. Namaz kılan fakat kamu malını kendi malı gibi kullanan; oruç tutan fakat başkasının hakkını yiyen; zekât veren fakat haksız kazanç yolları arayan bir insanın ahlâkî bütünlüğü üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü ibadet insanı dönüştürmüyorsa, hayatın diğer alanlarına ulaşmayan bir dindarlık eksik kalmış demektir. Tezkiye, eli temizlemek kadar kazancı temizlemek; dili temizlemek kadar makamı temizlemek; insanı arındırmak kadar emaneti korumaktır. Nitekim Cenab-ı Hak, "Nefsini temizleyen/ arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kirleten ise ziyana uğramıştır" buyurmaktadır. "Kızım Fâtıma da olsa..." sözünün derinliği de burada ortaya çıkar. Adalet kişiye göre değiştiği anda ahlâk yara alır.
DEVLETİN ASIL SERVETİ
Bir devletin gerçek zenginliği yalnızca hazinesindeki para değildir. Asıl serveti, kamu görevini emanet bilen insanlarıdır. Makamı kişisel kazanç kapısı olarak görmeyen yönetici, kamu kaynağını kendi malından ayıran görevli ve yetkisini başkasının hakkını korumak için kullanan insan, devletin en büyük gücüdür. Elbette kanun, denetim ve yaptırım gereklidir. Fakat bunların ulaşamayacağı bir yer vardır: insanın vicdanı. İnsan yalnızca yakalanmaktan korkuyorsa hukuk karşısında duruyor demektir. Kirlenmekten korkuyorsa ahlâk karşısında duruyor demektir. İslâm'ın hedeflediği insan, yalnızca suç işlediğinde yakalanmaktan korkan insan değildir; harama bulaşmaktan, kul hakkına girmekten, emanete ihanet etmekten korkan insandır. Tezkiye işte bu iç denetimi inşa eder.
KAMU HAKKI, VİCDANIN SINAVI
Kamu malı konusunda en tehlikeli cümlelerden biri "Nasıl olsa devletin malı" sözüdür. Çünkü devletin malı diye bir başkasının malı yoktur. Devletin malı, milletin malıdır. O bütçede işçinin vergisi, esnafın kazancı, memurun maaşından kesilen pay, emeklinin hakkı, öğrencinin geleceği, hastanın ihtiyacı ve yoksulun umudu vardır. Bu nedenle kamu kaynağını çeşitli ilişkiler, ayrıcalıklar, kılıflar veya görünüşte meşru yollarla kişisel menfaate dönüştürmek, yalnızca teknik bir işlem olarak görülemez. Hukuki niteliğini elbette yetkili merciler belirler; fakat ahlâkî ölçü çok daha açıktır: Sana ait olmayan bir şeyi kendine ait hâle getirmeye çalışıyorsan, vicdanın karşısında ciddi bir problem var demektir. Aynı şey adam kayırma için de geçerlidir. Yakınımıza iş bulmak, dostumuza imkân sağlamak veya "bizden" birinin önünü açmak her zaman iyilik değildir. Eğer bunun bedelini hakkı yenilen başka biri ödüyorsa, yapılan şey yardım değil haksızlıktır. Adalet, yakınımıza da uygulayabildiğimiz ölçüdür.
TEZKİYEYİ YENİDEN HATIRLAMAK
Bugün ihtiyacımız olan şey yalnızca daha fazla mevzuat değil, daha güçlü bir ahlâk bilincidir. Kamu görevlisinin elindeki erki ve bütçeyi milletin emaneti olarak görmesi, makamını imtiyaz değil sorumluluk kabul etmesi, kul hakkını iç ettiği ve yakınını kayırdığında başka birinin hakkını çiğnediğini bilmesi gerekir. Fakat bu sorumluluk yalnızca devlet ya da görevlilerine ve/veya siyasîlere has bir şey değildir. Aile, okul, üniversite, dinî hayat, medya ve toplumun bütün kurumları, insanın dürüstlük ve adalet duygusunu besleyen bir kültür oluşturmalıdır. Zira insanı temizlemeden sistemi, sistemi temizlemeden toplumu temizlemek mümkün değildir. Hz. Peygamber'in insanları tezkiye etmesi, onları sadece bilgilendirmek değil, ahlâkî bir şahsiyet hâline getirmekti. Bugün bunun karşılığı; harama karşı duyarlı, kamu hakkına karşı titiz, makam karşısında sorumlu ve başkasının hakkı karşısında adil insanlar yetiştirmektir. Devletin görevi insanları dindarlaştırmak değildir. Fakat adaletin, liyakatin, emanetin ve kamu hakkının korunacağı bir düzen kurmak, bunları çiğneyenlerin behemahal yakasına yapışmak devlet yönetiminin temel sorumluluklarından biridir. Kamu ve bireysel kaynakların kişisel menfaate dönüşmesini zorlaştıran, kayırmacılığı engelleyen, liyakati koruyan ve şeffaflığı esas alan her düzenleme, aynı zamanda toplumsal ahlâkın korunmasına hizmet eder. Nihayet "Kızım Fâtıma da olsa..." sözü bugün bize yeniden şunu hatırlatır: Adalet, yakınımıza uygulayamadığımız ölçüyü başkasına uygulamak değildir. Adalet, en yakınımız söz konusu olduğunda bile hakkın yanında durabilmektir. Mesele yalnızca haksızlık yapanı cezalandırmak da değildir. Asıl mesele, haksızlığı normalleştiren ahlâkî zemini ortadan kaldırmaktır. Mesele yalnızca kamu ya da kişi malına el uzatanı yakalamak değildir; başkasının malını kendi malı gibi görmeyeceği bir vicdan inşa etmektir. Mesele yalnızca adam kayırmayı önlemek değildir; "Bizim adamımız mı?" sorusundan önce "Ehil mi, insan mı, dil mi, hakkı var mı?" sorusunu sorabilmektir. İşte tezkiye budur: İnsanı arındırmak, kazancı temizlemek, makamı emanete dönüştürmek ve kamu ve kişi hakkını korumak. Çünkü insan temizse makam temizdir; makam temizse kamu temizdir; kamu temizse beytülmal güvendedir. Ümit ederiz ki; "Kızım Fâtıma da olsa...", geçmişte Hz. Peygamber tarafından asırlar önce vurgulanmış evrensel bir ilke olarak kara kaplı kitapların arasında ademe terkedilmez; bugün hepimizin vicdanına yön veren bir adalet ölçüsüne dönüşür. O zaman selam olsun o Kutlu Elçi'ye, gözbebeği Fâtımatü'z-Zehrâ'ya (zehrâ= çiçek gibi tertemiz), ehl-i beyte, ashabına ve ona takip edenlere...