PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...
İnsan, yalnızca yaptıklarından değil, yapmaya cesaret edemediklerinden de ahlaken sorumludur. Hayâ, insanın önüne çekilmiş bir korku duvarı değil; kötülüğün sıradanlaşmasını engelleyen bir vicdan sınırıdır. Bugün ihtiyacımız olan şey, hayâyı yalnızca bireysel bir erdem olarak hatırlamak değil, hayatın bütün alanlarında yeniden yaşatmaktır. Ahlakın, vicdanın ve insan onurunun korunmasında hayâ, İslam ahlak düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. İnsan, aklıyla doğruyu yanlıştan ayırır; iradesiyle iyiyi veya kötüyü seçer. Ancak onu kötülükten alıkoyan yalnızca bilgi ve irade değildir. Bazen kimsenin görmediği bir yerde yanlış yapmaktan vazgeçiren, hiçbir kanunun ulaşamadığı bir anda elini haramdan çektiren ve denetimsiz bir ortamda emanete sadık kılan şey, içindeki hayâ duygusudur. Arapça hayâ kökünden gelen istihya kelimesi; utanma, hayâ duyma veya bir davranıştan edep saikiyle kaçınma anlamlarında kullanılır. Bununla birlikte kelimenin anlamı bağlama göre değişebilir. Sözlük anlamıyla dinî-ahlaki bir terim olarak kazandığı anlamı birbirinden ayırmak gerekir. Klasik İslam ahlakında hayâ, yalnızca toplumsal mahcubiyet değildir. Kişinin Allah'a, insanlara ve kendi vicdanına karşı sorumluluk bilinciyle bazı davranışlardan uzak durması da hayâ kapsamında ele alınır. Farklı kaynak ve yorum geleneklerinde bu anlayışın çeşitli nüansları bulunur.
DİNİ LİTERATÜRDE KARŞILIĞI
Kavramın ahlaki derinliği, insanın yanlışı yalnızca cezalandırılacağı için değil, kendi onuruna ve benimsediği değerlere yakıştıramadığı için terk etmesinde ortaya çıkar. Ancak bu, hayânın her durumda susmak veya geri çekilmek anlamına geldiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Dinî literatürde hayâ, adalet ve hakkaniyet gibi ilkelerle birlikte düşünülür. Buradaki utanma, yalnızca toplum içinde mahcup olmaktan korkmak değildir. Asıl mesele, insanın kendi vicdanı ve inandığı ahlaki ölçüler karşısında sorumluluk hissetmesidir. Toplumun gözü yanılabilir, hukukî ihlali tespit edemeyebilir, güç sahipleri hesap vermekten kaçabilir. Fakat hayâsını koruyan kişi, başkaları tarafından bilinmeyen bir yanlışı da meşru saymamaya çalışır. Çünkü onun için ahlak, yalnızca görünür olmanın değil, sorumlu bir insan ve Rabbi karşısında mesul bir kul olmanın gereğidir. Bu iç sorumluluk, hayânın imanla ilişkisini de açıklar. Nitekim hadis literatüründe yer alan "Hayâ imandandır" ifadesi, bu ilişkinin en güçlü biçimde dile getirildiği metinlerden biridir. "Hayâ imandandır" ifadesi, hadis literatüründe farklı rivayet yollarıyla nakledilmiş ve başta Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim olmak üzere temel hadis kaynaklarında yer almıştır. Buhârî'de "el-hayâü minel-îmân" lafzıyla, Müslim'de ise hayânın imanın bir şubesi olduğuna işaret eden rivayetlerle karşılaşılır. Bununla birlikte hadislerin lafızları ve rivayet bağlamları arasında farklılıklar bulunabilir. Bu nedenle ifade, bütün anlam yükünü tek başına taşıyan bağımsız bir slogan gibi değil, ilgili rivayetlerin bütünü içinde ele alınmalıdır. Bu rivayet, hayâyı yalnızca bir nezaket veya görgü kuralı olarak değil, imanla ilişkili bir ahlaki nitelik olarak sunar. Ancak burada "iman" kavramının nasıl anlaşılacağı konusunda kelâm ve hadis şerhi gelenekleri arasında farklı açıklamalar bulunduğu da unutulmamalıdır. Bazı yorumlarda iman, kalbî tasdik ve bunun davranışlara yansımasıyla birlikte ele alınır. Bazı yaklaşımlar ise iman ile amel arasındaki ilişkiyi farklı biçimlerde açıklar. Bu nedenle hadisten doğrudan, tek ve tartışmasız bir ahlak teorisi çıkarmak yerine, onun hayâ ile dinî sorumluluk arasında güçlü bir ilişki kurduğunu söylemek daha temkinli olacaktır. İman, İslam düşüncesinin birçok yorumunda yalnızca zihinde taşınan bir inançtan ibaret görülmemiştir. Aynı zamanda davranışlara yön veren, tercihleri biçimlendiren ve insanın nefsini denetlemesini sağlayan bir sorumluluk bilinci olarak düşünülmüştür. Bu bilincin hayata yansıması, kişinin yapabilecek durumda olduğu her şeyi yapmamasında görülür. Gücü yettiği hâlde zulmetmemesi, fırsat bulduğu hâlde haksız kazanca yönelmemesi ve başkasının hakkını çiğneyebileceği hâlde bundan kaçınması, dinî-ahlaki açıdan imanla ilişkilendirilen davranış örnekleridir.
VİCDANİ DENETİM SARSILABİLİR
Hadisin işaret ettiği temel yönelim şudur: İman iddiası, insanın davranışlarını da etkileyebilir. Başka bir ifadeyle iman, kişinin yalnızca neye inandığını değil, hangi davranışları kendisi için meşru görmediğini de belirleyebilir. Bununla birlikte bu cümle, hadisin doğrudan lafzı değil, onun ahlaki yorumudur. Bu yüzden rivayet metniyle yorumunu birbirinden ayırmak gerekir. Hayâ zayıfladığında vicdani denetim de sarsılabilir. Yanlışın adı değişir: Haksızlık başarı, kayırmacılık vefa, dalkavukluk nezaket, emanete ihanet ise beceriklilik olarak sunulabilir. Böylece insan yalnızca yanlış yapmaya değil, yaptığı yanlışı savunmaya da alışabilir. Bu, hayâ kavramının çağdaş ahlak ve toplum hayatı açısından yapılan bir yorumudur. Hayânın imanla ilişkisi, onun insanı edilgenleştiren bir duygu olmadığını da gösterir. Bu nedenle şimdi hayâ ile cesaret arasındaki ilişkiye bakmak gerekir.
AHLAKİ CESARET...
Hayâ, zaman zaman çekingenlik, ürkeklik veya hakkını savunamamakla karıştırılır. Oysa İslam ahlak literatüründe hayânın, insanı hakikati söylemekten, adaleti savunmaktan ve zulme karşı çıkmaktan alıkoyan bir korkaklık olarak anlaşılmadığı yönünde güçlü yorumlar vardır. Bununla birlikte, farklı mezhep, dönem ve müelliflerin açıklamaları dikkate alınmadan kesin genellemelere başvurmak doğru olmaz. Haksızlık karşısında susmak, bir makam sahibinin yanlışını yakınlığı sebebiyle görmezden gelmek veya güçlünün karşısında eğilip zayıfın hakkını savunmamak, hayânın zorunlu sonucu değildir. Bunlar, çıkarın ve korkunun sorumluluğun önüne geçirilmesi olarak görülebilir. Hayâ, insanın başkaları karşısında küçülmesi değil, kötülük karşısında nefsini denetlemesidir. Bu ayrımı açıklamak için Hz. Peygamber'e nispet edilen "Hayâ ancak hayır getirir" anlamındaki rivayet de sıkça kullanılır. Rivayet, Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim'de farklı lafız ve bağlamlarla yer alır. ORTAK HAYATI DA ETKİLİYOR
Buhârî'de "Hayâ ancak hayır getirir" anlamındaki ifadeyle, Müslim'de ise hayânın bütünüyle hayır olduğuna işaret eden rivayetlerle karşılaşılır. Rivayetin tam lafzı, bağlamı ve numarası için Sahîh-i Buhârî'nin Edeb bölümü, Sahîh-i Müslim'in Îmân veya Fedâil bölümleri ile güvenilir hadis fihristleri karşılaştırılmalıdır. Bu rivayetlerin ahlaki yorumu açıktır: Hayâ, insanı iyilikten alıkoyan bir edilgenlik olarak görülmemelidir. İnsan hakkını ararken, adaleti talep ederken ve yanlışları dile getirirken hayâsını kaybetmiş olmaz. İftiradan, hakaretten, haksız ithamdan ve ölçüsüzlükten kaçınması, hayânın ahlaki bir denetim işlevi gördüğünü gösterir. Gerçek hayâ, insanın sesini kısmak değil, sözünü sorumlulukla söylemesini sağlamaktır. Kişiyi hakikat karşısında susturmaz; hakikati savunurken adaletten ayrılmamaya çağırır. Bu cümle, doğrudan bir hadis alıntısı değil, ilgili rivayetlerin ahlaki yorumudur. Hayâ, bireyin davranışlarını düzenlediği kadar toplumun ortak hayatını da etkiler. Bu nedenle kavramı yalnızca kişisel erdemler çerçevesinde değil, kurumlar ve toplumsal ilişkiler bağlamında da ele almak gerekir.

