DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...
Hayâ, bireysel bir erdem olmanın ötesinde toplumsal sonuçlar doğurabilir. Bir toplumun ahlaki yapısı, insanların ne kadar dindar göründüğünden çok, ortak hayatı düzenleyen değerleri ne ölçüde koruduğuyla anlaşılır. İbadetler kadar başkalarının haklarına gösterilen özen, sözler kadar imkânların nasıl kullanıldığı da önemlidir. Bu nedenle istihyayı aile, ticaret, siyaset, bürokrasi ve kamu ahlakıyla birlikte düşünmek gerekir. Esnafın müşterisini aldatmaması, yöneticinin kamu imkânlarını şahsi çıkarına tahsis etmemesi, akademisyenin başkasının emeğini sahiplenmemesi ve memurun vatandaşın işini yakınlık ilişkilerine göre yürütmemesi, hayânın gündelik hayattaki karşılıklarıdır. Kamu görevi söz konusu olduğunda hayâ, emanet ahlakının bir parçası hâline gelir. Kamu görevi, kişiye toplum adına verilmiş bir yetkinin yine toplum yararına kullanılmasıdır. Makamın imkânlarını kişisel menfaate çevirmek; liyakat yerine sadakati, adalet yerine yakınlığı, hizmet yerine gösterişi tercih etmek, yalnızca idari bir kusur değildir. Aynı zamanda etik ve kamu hukuku bakımından da sorunlu bir tutumdur. Bununla birlikte "ahlaki ihlal" nitelemesi, somut olayın niteliğine göre yapılmalıdır. Makam büyüdükçe sorumluluk da büyür. Yetki arttıkça özdenetim ihtiyacı azalmaz; aksine artar. Hesap vermekten uzaklaşan kişi, kendisini haklı görmeye daha yatkın hâle gelebilir. Hayâsını koruyan yönetici, her yapabildiğini yapmaz. Yetkili olduğu her şeyi de mutlaka yapması gerektiğini düşünmez. Karar vermeden önce şu soruları sorar:
*Bu karar adil mi?
* Birinin hakkını zedeliyor mu?
* Kamu emanetini koruyor mu?
* Aynı durumda karşısındaki kişi yakını olmasaydı yine böyle davranır mıydı?
Bu soruları sorabilmek, hayânın kurumsal ahlaka dönüşmesidir. Ancak kurumsal adalet yalnızca bireysel erdeme bırakılamaz. Şeffaflık, denetim, liyakat ve hesap verebilirlik gibi yapısal mekanizmalar da gereklidir. Bu yapısal sorumluluk, bizi İslam kamu ahlakının önemli kavramlarından biri olan beytülmâle götürür.
GÖRÜNMEYEN HESABIN YÜKÜ
İslam'ın kamu ahlakı anlayışında beytülmâl, tarihsel olarak kamuya veya Müslüman toplumun ortak malvarlığına ait gelir ve kaynakların toplandığı hazineyi ifade eder. Kavramın farklı dönemlerdeki kurumsal kapsamı aynı değildir. Bu nedenle modern devlet bütçesiyle birebir özdeşleştirilmesi tarihsel açıdan dikkat gerektirir. Bununla birlikte beytülmâl, ortak kaynakların korunması ve kamu yararına kullanılması bakımından güncel etik tartışmalara ışık tutabilir. Kamu kaynaklarını korumak, onları hak sahiplerine ulaştırmak ve kişisel çıkarların ortak menfaatlerin önüne geçmesini engellemek, hukuki olduğu kadar ahlaki bir yükümlülük olarak da görülebilir. Bu yaklaşım, İslam hukukundaki emanet, adalet ve haksız kazançtan kaçınma ilkeleriyle ilişkilendirilebilir. Ancak somut bir hukukî hüküm ileri sürülecekse ilgili fıkıh kaynaklarının ayrıca gösterilmesi gerekir. İnsan, kendisine ait olmayan bir malı veya imkânı kullanırken yalnızca kanundan değil, vicdanından da çekinmelidir. Hukuk her ihlali ortaya çıkaramayabilir. Fakat hukuki denetimin bulunmadığı yerde ahlaki denetimin de ortadan kalkması, kişiyi kendi çıkarlarının esiri hâline getirebilir. Yetimin malına el uzatmamak, kamu kaynaklarını şahsi zenginleşmenin aracı yapmamak ve toplumun ortak gelirlerini kişisel imtiyazlara dönüştürmemek, hayânın toplumsal adalete katkıları arasında sayılabilir. Yetim malı konusunda Kur'an'da açık uyarılar bulunmaktadır. Nisâ sûresinin 4/2 ve 4/10. ayetleri bu bağlamda sıkça zikredilir. Ancak bu ayetleri kamu bütçesiyle doğrudan özdeşleştirmek yerine, emanet ve haksız kazanç ilkeleri bakımından bir benzerlik kurulduğunu belirtmek gerekir. İnsan, "Bunun hesabı sorulur mu?" sorusuyla yetinmemeli; "Bunu yapmaya hakkım var mı?" diye de düşünmelidir. İlk soru yakalanma ihtimalini, ikincisi ise sorumluluğun kendisini merkeze alır. Bu ayrım, hukuk ile ahlak arasındaki farkı açıklamak için kullanılan felsefi bir çerçevedir. Hayâ, insanı korkunun dar sınırlarından çıkarıp vicdani sorumluluğa taşıyabilir. Bu yüzden ahlaki bir toplum yalnızca denetim mekanizmalarıyla kurulamaz. Hukuk ve hesap verebilirlik zorunludur. Ancak insanın denetlenmediği zamanlarda da doğru davranmasını sağlayacak bir iç disipline ihtiyaç vardır. Bu iç disiplinin hayâ ile ilişkilendirilmesi, dinîahlaki bir yorumdur. İç disiplin zayıfladığında yalnızca yanlış davranışlar artmaz; yanlışın savunulması ve normalleştirilmesi de mümkün hâle gelir. Ahlaki çöküşün en tehlikeli aşaması, insanın yanlış yapması değil, yanlışından utanmamasıdır. Daha da kötüsü, onu savunmayı bir maharet, hesap vermemeyi ise güç göstergesi saymasıdır.
UTANMAYI UNUTMAK
Bu, psikolojik ve toplumsal bir değerlendirmedir; bütün bireyler veya toplumlar için değişmez bir yasa olarak sunulmamalıdır. İnsan önce yanlışından rahatsız olur, sonra onu çeşitli gerekçelerle meşrulaştırır. Sonunda aynı davranışı başkalarına da tavsiye etmeye başlayabilir. Böylece kişisel bir kusur, toplumsal bir alışkanlığa dönüşür. Yalan söylemek maharet, sözünden dönmek siyaset, güçlünün önünde eğilmek akıl ve hak sahibini görmezden gelmek idarecilik sayıldığında sorun artık birkaç kişinin zaafıyla sınırlı değildir. Toplumun iyilik ve kötülük ölçüleri birbirine karışmış olabilir. Bu noktada istihya, yalnızca bireyin kendisini sorgulaması değil, ortak ahlakı yeniden düşünmesi anlamına gelir. İnsanlar sorumluluklarını hatırlamalı, yanlış karşısında susmamalı ve ahlaki ölçüleri kişilere göre değiştirmemelidir. Çünkü yanlışın normalleşmesi, yanlışın kendisi kadar tehlikelidir. Bununla birlikte, hayâyı savunmak başkalarını utandırmak anlamına gelmez. Hayâ; kusurları teşhir etmek, insanları aşağılamak veya özel hayatlarını hedef almak değildir. Ahlaki eleştiri, kişiyi küçük düşürmek için değil, hakikati görünür kılmak ve sorumluluğu hatırlatmak için yapılmalıdır. Bu yaklaşım, insan onurunu koruma ilkesiyle birlikte düşünülmelidir. Hayânın karşısındaki bir başka tehlike de gösteriştir. Çünkü insan, başkalarının gözündeki imajını korumaya çalışırken kendi vicdanının sesini bastırabilir.
SAMİMİYETİN ÖLÇÜSÜDÜR
Çağımızda görünürlük ve itibar arayışı, ahlaki değerleri de bir gösteri unsuruna dönüştürebilmektedir. Dindarlık, tevazu, yardımseverlik ve hizmet; içten gelen bir sorumluluk yerine toplumsal beğeni kazanmanın araçları hâline gelebilir. Bu, çağdaş kültür eleştirisi niteliğinde bir değerlendirmedir; belirli bir dinî metnin doğrudan hükmü olarak sunulmamalıdır. Hayânın asıl sınavı, insanın başkalarının önünde nasıl göründüğünden çok, kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığıdır. Dışarıdan benzer görünen iyilikleri birbirinden ayıran unsurlar arasında niyet, samimiyet ve süreklilik bulunur. Niyet konusu, İslam ahlakında önemli bir yere sahiptir. Bununla birlikte "Ameller niyetlere göredir" hadisinin kaynak ve yorum bağlamı ayrıca dikkate alınmalıdır. Bu hadis için Sahîh-i Buhârî'nin Bed'ü'l-vahy ve Îmân bölümleri ile Sahîh-i Müslim'in İmâre bölümü karşılaştırılabilir. Hayâ, insanın kendisini olduğundan farklı göstermesine değil, olduğu kişiyle olması gereken kişi arasındaki mesafeyi fark etmesine yardım eder. Hayâ sahibi insan kusursuz olduğunu iddia etmez; kusurunu gördüğünde düzeltmeye çalışır. Yanlış yaptığında özür dilemeyi, haksızlık ettiğinde hakkı teslim etmeyi ve emanete zarar verdiğinde sorumluluğu üstlenmeyi bilir. Böyle biri için özür dilemek itibar kaybı değil, ahlaki olgunluktur. Hatasını kabul etmek zayıflık değil, vicdani sorumluluğun göstergesidir. Bazen geri adım atmak, nefsine karşı kazanılmış bir zaferdir. Bu ifadeler, doğrudan dinî hüküm değil, ahlaki değerlendirme niteliğindedir. Samimiyetin korunması, hayânın yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, eğitim ve kültür yoluyla aktarılan bir değer olarak ele alınmasını gerektirir. Bu nedenle hayânın geleceği, onu çocuklara ve gençlere nasıl anlattığımızla da yakından ilgilidir. Ailede, eğitimde, çalışma hayatında, siyasette ve kamu yönetiminde hayâ duygusunun nasıl korunacağını yeniden düşünmeliyiz. Çocuklara yalnızca kurallara uymayı değil, bu kuralların ardındaki ahlaki gerekçeleri de öğretmeliyiz. Gençlere başarının yanı sıra, ona hangi yollarla ulaşıldığının da önemli olduğunu anlatmalıyız. Yöneticilere ise yetkinin yalnızca nasıl kullanılacağını değil, hangi sınırlar içinde kullanılması gerektiğini hatırlatmalıyız. Ahlak, yasakların toplamından ibaret değildir. İnsanların kendilerine tanınan imkânları hangi amaçla kullandığını belirleyen içsel bir ölçüdür. Hayâ bu ölçüyü koruyabilir ve insana her fırsatın değerlendirilmesi, her gücün kullanılması veya her kazancın meşru sayılamayacağını hatırlatabilir. Buradaki "meşru" kelimesi, hukukî ve dinî anlamları birbirinden ayrılarak kullanılmalıdır. Etik açıdan sorunlu her davranışı otomatik olarak belirli bir fıkıh hükmüne bağlamak doğru olmaz. İstihya, insanın vicdanına dönmesi, davranışlarını ahlaki ölçülerle değerlendirmesi ve yanlış karşısında duyarsızlaşmayı reddetmesidir. Aynı zamanda başkalarının hakkını kendi çıkarından üstün tutabilme iradesidir. Bu tanım, kavramın sözlük ve ahlak literatüründeki anlamlarından hareketle yapılmış çağdaş bir yorumdur; bütün klasik kaynakların ortak ve tek tanımı olarak sunulmamalıdır.
HAYA İLE İMAN
"Hayâ imandandır" hadisinin çağımıza yönelttiği çağrı da burada anlam kazanır. Rivayetin temel anlamı, hayâ ile iman arasında bir ilişki kurar. Ancak bu ilişkinin kelâmî ve ahlaki sonuçları farklı geleneklerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Bu nedenle hadisi, bütün çağdaş etik sorunlara ayrıntılı cevap veren bir metin olarak değil, insanı inanç ve davranış bütünlüğünü düşünmeye sevk eden bir ilke olarak okumak daha ihtiyatlıdır. İnanç, hayata ahlaki bir sorumluluk olarak yansımadığında söz ile davranış arasında mesafe oluşur. Bu mesafeyi kapatmanın yolu, daha fazla konuşmaktan değil, ahlakı gündelik hayatın gerçek ölçüsü hâline getirmekten geçer. Bu cümle, dinî bir metinden doğrudan aktarım değil, metnin genel ahlaki yöneliminin çağdaş bir yorumudur. Bir insanın büyüklüğü, her istediğini yapabilmesinde değil, yapabilecek durumda olduğu hâlde yanlıştan vazgeçebilmesindedir. Bir yöneticinin itibarı, kimsenin ona itiraz edememesinde değil, eleştiriye açık olabilmesindedir. Bir toplumun medeniyeti ise yalnızca binaları, serveti veya teknolojisiyle değil, hak ve adalet karşısındaki hassasiyetiyle ölçülür. Bu ifadeler, normatif ve felsefi değerlendirmelerdir; hadis veya ayet olarak anlaşılmamalıdır. Sonuçta hayâ, insanı hayattan uzaklaştıran bir çekingenlik değil, hayatın içinde insan kalmasını sağlayan ahlaki bir muhafızdır. İstihya ise bu muhafızın sesini duymak, vicdanın uyarısını bastırmamak ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmektir. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Bizi yanlış yapmaktan alıkoyan şey yalnızca yakalanma korkusu mu, yoksa yaptığımız yanlış karşısında kendi vicdanımızdan utanabilecek bir hayâmız hâlâ var mı? Hukuk adaleti tesis etmeyi amaçlar. İman, birçok İslamî yorumda insanı ahlaken dönüştüren bir yön taşır. Hayâ ise insanın başkalarının gözünde değil, hakikat ve vicdan karşısında da sorumlu olduğunu hatırlatır. Bu cümledeki genellemeler, farklı hukuk, kelâm ve ahlak gelenekleri bakımından ayrıntılandırılabilir. Hayânın kaybolduğu yerde sınırlar silinebilir, emanet zedelenebilir ve adalet yara alabilir. Hayânın yeniden dirildiği yerde ise insan kendisini, toplum birbirini, yönetici yetkisini ve herkes ortak sorumluluğunu yeniden hatırlayabilir. Hayâyı yeniden kuşanmak, yalnızca utanmayı hatırlamak değil; utanılacak bir hayat yaşamamaya karar vermektir.

