PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...
İnsan hayatı boyunca kazanır, kaybeder, yükselir, düşer; varlık, unvan ve makam sahibi olur. Fakat bütün bu kazanımların üzerinde, er ya da geç yüzleşmek zorunda kalacağı daha büyük bir hesap vardır: Başkalarının hakkına karşı sorumluluğu. Son tahlilde insanın gerçek değeri, kendisine emanet edilen hak, yetki ve imkânları ne ölçüde adaletle kullandığıyla ölçülür. Helalleşmek, bu yüzleşmenin samimi bir ifadesi ve büyük bir erdemdir. Ne var ki birkaç kelimeyle geçmişi yok saymak, sorumluluktan sıyrılmak veya vicdanı susturmak mümkün değildir. Her hukukî hak ahlâkî bakımdan yeterli olmadığı gibi, her özür de helalleşme anlamına gelmez. Asıl mesele, helallik istemeden önce başkasına ait olanı sahibine iade etmek, zararı mümkün olduğunca telafi etmek ve hesabı ahirete bırakmamaktır.
BİR VİCDAN MUHASEBESİDİR
İnsan mal mülk, makam ve unvan kazanabilir. Ancak gerçek büyüklük, başkasının hakkı karşısında nasıl davrandığıyla ortaya çıkar. İrfan geleneğimizde helalleşmek, sıradan bir vedalaşma cümlesi değil, insanın kendi nefsiyle hesaplaşması ve kusurunu kabul edebilme cesaretidir. Bu kavramı geçmişi birkaç sözle kapatmanın aracına dönüştürmek, taşıdığı anlamı zayıflatır. Helalleşmek, haksızlığı görmezden gelmek değil; onunla yüzleşmek, hakkı teslim etmek, zararı telafi etmek ve maddi-manevî sorumluluğu üstlenmektir. Hukukî bir hakkın varlığı, onun her durumda ahlâkî bakımdan yeterli olduğu anlamına gelmez. Hukuk, hak ve yükümlülüklerin sınırlarını belirler; ahlâk ise insanın bu sınırlar içerisindeki niyetini, tercihini ve davranışını sorgular. Bu sebeple kanuna aykırı olmayan her davranış, bizatihi ahlâkî sayılamaz. Bir işveren, çalışanının ücretini eksiksiz ödemiş olabilir. Ancak emeğini küçümsemiş, itibarını zedelemiş, terfisini haksız gerekçelerle engellemiş veya kendisine ayrımcı davranmışsa, bordrodaki rakamlar bütün hesabı kapatmaya yetmez. Maddi alacağın ödenmesi, başka alanlarda meydana gelen mağduriyetleri kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Alev Alatlı'nın hukukî hak ile ahlâkî sorumluluk arasında dikkat çektiği ayrım da bu çerçevede anlam kazanır. Helalleşme, hukukun yerine geçen bir müsamaha değil, hukukî yükümlülüklere vicdanî sorumluluğu ekleyen bir tutumdur. İnsan, yalnızca "Yasalara aykırı davranmadım." diyerek ahlâkî sorumluluktan kurtulamaz.
İBADETİN GÖLGESİNDE KALAMAZ
Kur'an-ı Kerim, Nisâ suresinin 29. ayetinde malların bâtıl yollarla yenmesini yasaklar; Mutaffifîn suresinin ilk ayetlerinde ise ölçü ve tartıda hile yapanları uyarır. Bu hükümler, yalnızca ticari ilişkilerdeki haksızlıkları değil, emeğin karşılığını vermemeyi, emanete ihanet etmeyi ve yetkiyi başkasının hakkını zedeleyecek biçimde kullanmayı da sorgulayan bir adalet anlayışının temelini oluşturur. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Sahih-i Müslim'de rivayet edilen müflis hadisi, kul hakkının ağırlığını çarpıcı biçimde ortaya koyar. Resûlullah, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekâtla geldiği hâlde insanlara söven, iftira eden, mallarını haksız yere alan veya onlara zulmeden kişinin durumunu anlatır. Bu kimsenin iyilikleri hak sahiplerine verilir; iyilikleri tükenirse mağdurların günahları kendisine yüklenir. Hadisin verdiği mesaj açıktır: İbadet, başkasının hakkını çiğnemenin mazereti değildir. Namaz, oruç, zekât, makam veya geçmiş hizmetler, kul hakkını hükümsüz kılamaz. İnsan, Allah'a karşı kulluk vazifesini yerine getirirken kullara karşı sorumluluğunu da gözetmelidir. Buhârî ve Müslim'de aktarılan rivayetlerde, alacaklının hakkının üslubundan bağımsız olarak gözetilmesi gerektiği görülür. Buhârî'de yer alan bir başka rivayette ise üzerinde başkasının hakkı bulunan kimseye, dinar ve dirhemin bulunmayacağı gün gelmeden önce helalleşmesi öğütlenir. Öyleyse hak, hoşumuza gitmeyen bir üslupla talep edilse bile değerini yitirmez. Hak sahibinin sesini yükseltmesi, haksızlığa uğradığı gerçeğini değiştirmez. Helalleşme de ancak hakkın teslimi, zararın telafisi ve samimi bir yüzleşmeyle gerçek anlamını bulur.
ŞAHSÎ BİR HELALLİKLE KAPANMAZ
Bireysel bir hak ihlalinde mağdur, dilerse kendisine ait hakkı bağışlayabilir. Ancak kamu hakkı, şahsî bir alacaktan ibaret değildir. Kamu
malında vatandaşın, öğrencinin, hastanın, emeklinin ve gelecek nesillerin hakkı vardır. Bu nedenle kamuya ait bir hakkın, yetki sahibi bir kişinin şahsî tasarrufuyla bağışlanması veya birkaç cümleyle ortadan kaldırılması mümkün değildir. Kamu kaynağını şahsî menfaat için kullanmak, liyakat yerine yakınlığı gözetmek, kamu zararını görmezden gelmek veya yetkiyi belirli kişilere ayrıcalık sağlamak için işletmek, hukukî, idarî ve vicdanî sorumluluk doğurur. Böyle bir durumda zararın giderilmesi, hukuka aykırı işlemlerin gözden geçirilmesi ve şartları oluşmuşsa malî ya da adlî süreçlerin işletilmesi gerekir. Bir yönetici, toplum adına kullandığı kaynaklar üzerindeki sorumluluğunu şahsî bir helallik talebiyle sona erdiremez. "Ben helalleştim, mesele kapandı." demek, kamu zararını ortadan kaldırmaz. Çünkü kamu hakkının sahibi, makamı yürüten kişi değil, adına hizmet sunulan toplumdur. Burada unutulmaması gereken husus şudur: Helalleşme, hesap vermenin alternatifi değil; hakkın teslimi, zararın telafisi ve sorumluluğun üstlenilmesiyle tamamlanan ahlâkî bir yükümlülüktür.
ADALET DUYGUSUNU ZEDELER
Çalışma hayatı, kul hakkının en somut biçimde karşımıza çıktığı alanlardan biridir. Ücretin geciktirilmesi, fazla mesainin ödenmemesi, işten ayrılan çalışanın alacağının sürüncemede bırakılması veya emeğin karşılığının eksik verilmesi, şartlarına göre hem hukukî hem ahlâkî sorumluluk doğurur. İşverenin ekonomik sıkıntısı, çalışanın hakkını belirsiz bir geleceğe ertelemenin her durumda gerekçesi sayılamaz. Çünkü işçinin emeği bir lütuf değil, karşılığı ödenmesi gereken bir haktır. Kamuda özlük haklarının gerekçesiz biçimde geciktirilmesi, eşit durumdaki çalışanlar arasında ayrım yapılması veya kişisel anlaşmazlıkların idarî kararlara yansıtılması da adalet duygusunu zedeler. Çalışanın hakkı yalnızca maaşından ibaret değildir; emeğinin, itibarının ve meslekî imkânlarının haksız biçimde sınırlandırılması da ciddi mağduriyetlere yol açabilir. Yıllarca verilen emeğin görmezden gelinmesi, hak edilen görevin kişisel hesaplarla engellenmesi veya bilimsel ve meslekî katkının başkasına mal edilmesi, basit bir idarî uyuşmazlığın ötesindedir. Bunlar insanın onuruna, geleceğine ve meslek hayatına dokunan haksızlıklardır. Böyle bir geçmişin ardından "Hakkını helal et." demek elbette anlamlı olabilir. Ancak alacak ödenmemiş, mağduriyet giderilmemiş, tartışmalı işlemler gözden geçirilmemiş ve telafi için somut bir adım atılmamışsa bu söz, tamamlanmamış bir yüzleşmenin ötesine geçemez. Hakkı teslim etmeden helallik istemek, sorumluluğu yerine getirmenin değil, onu sözle geçiştirmenin bir biçimine dönüşür. Emeğin karşılığını vermek lütuf değil, sorumluluktur; liyakati gözetmek nezaket değil, adaletin temel şartıdır.
HELALLEŞMEK BÜYÜK BİR ERDEMDİR
Helalleşmek, özellikle yetki sahibi bir insanın kusurunu kabul etmesini, sonuçlarıyla yüzleşmesini ve mümkün olan telafiyi gerçekleştirmesini gerektirir. Yanıldığını söylemek, özür dilemek, haksız kazancı iade etmek ve yanlış kararını düzeltmek ciddi bir ahlâkî cesaret ister. Çünkü insanın nefsine ağır gelen, çoğu zaman hatanın kendisinden ziyade o hatayı kabul etmektir. Bu bakımdan helalleşmek, insanın küçülmesi değil, hakikat karşısında büyümesidir. Gururu adaletin önüne koymamak, gücü haklılığın delili saymamak ve başkasının hakkını kendi rahatlığından üstün tutmak, ahlâkî olgunluğun göstergesidir. Özür, sorumluluğun yerine geçmez; onu üstlenmenin ilk adımıdır. Elbette mağdur affetmeye zorlanamaz. Helallik isteyenin görevi, karşısındakinin vicdanını yönlendirmek değil, kendi sorumluluğunu yerine getirmektir. Mağdurun susması veya affetmeye hazır görünmesi de haksızlığın kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez. Üstelik her zararı bütünüyle telafi etmek mümkün değildir. Kaybedilen yıllar geri getirilemez; zedelenen itibar, kaçırılan fırsatlar ve kırılan gönüller her zaman eski hâline döndürülemez. Fakat telafinin zor olması, hiçbir şey yapmamayı haklı çıkarmaz. Samimiyet, yapılabilecek olanı yapmak ve yapılamayanın sorumluluğundan kaçmamaktır.
SON SÖZ: ÖNCE HAKKI TESLİM ET
Hayatın sonunda makamlar, unvanlar ve alkışlar değil, korunan emanetler, gözetilen haklar ve geride bırakılan izler önem kazanır. Geciktirilen bir alacak, uğranılan bir haksızlık, kamu kaynaklarının hesabı ve yıllarca taşınan bir kırgınlık, unutulması beklenerek ortadan kalkmaz. Bazı yaralar ancak adaletle kapanır. Bu yüzden helalleşmek isteyen önce nefsini sorgulamalı; hakkı teslim etmeli, yanlışını düzeltmeli, mağduriyeti gidermeli ve gerekiyorsa hesap vermekten kaçınmamalıdır. Ancak bundan sonra samimiyetle "Hakkını helal et." diyebilir. Çünkü helalleşmek, geçmişi birkaç kelimeyle kapatmak değil, onun yükünü adalet, telafi ve sorumlulukla hafifletmektir. Hukukî sorumluluğu yerine getirmek görev, haksızlığı telafi etmeye çalışmak adalet, bütün bunları samimiyetle yapmak ise büyük bir erdemdir. Unutmayalım: İnsan, başkasının hakkını teslim etmeden vicdanını bütünüyle rahatlatamaz. Helallik bir sözle istenir; fakat o söze değer kazandıran, adaletle atılmış somut adımlardır. Çünkü ahirete bırakılmaması gereken en ağır hesap kul hakkıdır. Helallik istemenin en doğru zamanı, hak sahibi karşımızdayken, telafi imkânı hâlâ varken ve vicdanımız henüz susmamışken yaşadığımız andır.

