PROF. DR. TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...
İnsan, yaratılışı itibarıyla yükselmeye, büyümeye, değer kazanmaya ve görünür olmaya meyyaldir. Makam, mevki, şöhret ve itibar sahibi olmak ister. Ne var ki her yükseliş insanı yüceltmez. Çünkü gerçek büyüklük, insanın ne kadar yükseğe çıktığıyla değil, yükseldiğinde ne kadar mütevazı kalabildiğiyle ölçülür. Bu hakikati birkaç kelimeyle anlatan, derinliğinde koca bir irfan geleneğini barındıran şu beyit, insanın manevi yolculuğuna ışık tutar: "Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât, Mütevâzı olanı rahmet-i Rahmân büyütür." Yani bitki, toprağa düşmeden ilahî feyze mazhar olamaz; mütevazı olanı ise Rahmân'ın rahmeti büyütür. Bu beyit, insanın büyümesinin yolunun küçülmekten, yükselmesinin yolunun eğilmekten, olgunlaşmasının yolunun ise nefsini terbiye etmekten geçtiğini anlatır.
TOPRAĞA DÜŞMEDEN BÜYÜYEMEZ
Beytin ilk mısrasında geçen "hâk" ve "nebât" kelimeleri, insanın manevi tekâmülünün sembollerine dönüşür. Tohum, büyüyüp gelişmek için toprağa düşmek zorundadır. Kabuğunu çatlatmadan, karanlığa katlanmadan ve görünmez olmayı göze almadan filizlenemez. İnsanın manevi olgunlaşması da böyledir. Kişi, benliğinin kabuğunu kırmadan, nefsinin iddialarından sıyrılmadan ve kendi eksiklikleriyle yüzleşmeden gerçek anlamda olgunlaşamaz. Tasavvufun "mahviyet" dediği şey, insanın kendisini yok sayması değil, kendi hakikatini bilmesi, haddini tanıması ve sahip olduğu her nimetin bir emanet olduğunun şuuruna varmasıdır.
RAHMÂN'IN RAHMETİYLE YÜKSELMEK
Beyitin ikinci mısrası, tabiat üzerinden kurulan bu hakikati insanın manevi dünyasına taşır. Buradaki büyümek, yalnızca dünyevî makam ve itibar kazanmak değildir. Gönlün genişlemesi, irfanın derinleşmesi, ahlakın güzelleşmesi ve Allah katındaki değerin artmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber'in, "Kim Allah için tevazu gösterirse Allah onu yükseltir." (Müslim, Birr, 69) hadisi, bu beytin düşünce dünyasını besleyen önemli dinî referanslardan biridir. Hadisteki "Allah için" kaydı son derece önemlidir. Çünkü her eğilmek tevazu, her susmak olgunluk değildir. Gerçek tevazu, insanın Allah karşısındaki kulluk bilincinden kaynaklanır. Kendisini başkalarından üstün görmemek, sahip olduğu bilgi ve imkânları üstünlük vesilesi değil, sorumluluk olarak değerlendirmektir.
MEYVE VEREN AĞAÇ BAŞINI EĞER
Klasik Türk edebiyatında tevazu, çoğu zaman tabiatın diliyle anlatılmıştır. Sâdî'nin düşünce dünyasını yansıtan şu hikmetli söyleyiş bu anlayışın güzel bir örneğidir: "Meyve dâr olan ağaç başın aşağıya salar." Meyve veren ağacın dalları, meyvelerinin ağırlığıyla aşağıya doğru eğilir. Bu tabiat hadisesi, insanın ilim ve irfan yolculuğuna teşbih edilir. İnsanın bilgi ve fazileti arttıkça tevazusunun da artması beklenir. Çünkü ilim, insana yalnızca bilginin kapısını değil, cehaletin sınırlarını da gösterir. Bilgi arttıkça insan bilmediklerinin farkına varır; irfan derinleştikçe kendi varlığının sınırlılığını kavrar. İlim insanı kibirli kılıyorsa bilginin ahlaka dönüşmesinde bir problem var demektir. Gerçek âlim, yalnızca çok şey bilen değil, bilmediklerinin de farkında olan insandır.
TEVAZUNUN KARŞISINDA KİBİR VAR
Fuzûlî'nin tevazu düşüncesini denizin derinlikleri üzerinden anlatan söyleyişi de aynı hakikati dile getirir: "Tevazu ehlinin eksilmez rütbesi kadri, Sadef deryâda her kaçan ki aşağı inse dürr olur." Sadef, denizin derinliklerinde inciyi saklar ve olgunlaştırır. Burada aşağıya inmek, değer kaybetmek değil, kıymet kazanmanın şartıdır. İnsanın değeri de her zaman görünür olduğu yerle ölçülmez. Bazen en kıymetli insanlar, en az öne çıkan fakat en çok emek verenlerdir. Tevazunun karşısındaki en büyük ahlaki zaaf kibirdir. Kibirli insan, kendisini başkalarından üstün görür; eleştiriye tahammül edemez, hatasını kabul etmekte zorlanır. Makamını şahsiyetinin, unvanını değerinin ölçüsü hâline getirir. Oysa kibir, insanın yükseldiğini zannederken kendi iç dünyasında küçülmesidir. Kendini büyük gören insan, öğrenme ihtiyacını kaybeder. Tevazu ise insanı öğrenmeye, yanlışı düzeltmeye ve başkasının tecrübesinden istifade etmeye açık tutar. Şeyh Gâlib'in kibirli zahidi hicveden söyleyişi bu bakımdan dikkat çekicidir: "Gör zâhidin tekebbürünü re's-i kûhda, Güyâ ki hânkah-ı felekde reîsdir." Şair, kendisini yükseklerde gören zahidin kibriyle alay eder. Dağın tepesinde kendisini gökyüzünün tekke reisi zanneden bu kişi, manevi olgunluktan ne kadar uzak olduğunu fark edememektedir. Çünkü ibadet, insanı Allah'a yaklaştırması gerekirken nefsini büyütmesine vesile oluyorsa ahlaki gayesinden uzaklaşmış demektir.
TEVAZU ZİLLET DEĞİL İZZETTİR
Tevazu, haksızlığa boyun eğmek, hakkını savunmaktan vazgeçmek veya şahsiyetini başkalarının insafına bırakmak değildir. İslam ahlakında tevazu ile izzet birbirini tamamlayan iki değerdir. İnsan, Allah karşısında mütevazı; hak ve hakikat karşısında kararlı; zulüm karşısında ise onurlu ve dirençli olmalıdır. Kur'an-ı Kerim'de Rahmân'ın has kulları, "Yeryüzünde tevazu ile yürüyen kimseler" olarak tanımlanır (Furkân, 25/63). Buradaki tevazu, yalnızca yürüyüş biçimi değil, insanın bütün davranışlarına sirayet eden bir ahlaktır. Bu anlayış günümüz insanı için de önemli bir ölçüdür. Makamların, unvanların ve başarıların insan değerinin önüne geçtiği çağımızda gerçek büyüklük, makam sahibi olduğunda da mütevazı kalabilmektir. İnsanları küçülterek büyümeye çalışanlar, sonunda kendi değerlerini de küçültürler.
SON SÖZ
TOHUM, toprağa düşmekten korksaydı başak veremezdi. Sadef, denizin derinliklerine inmeyi reddetseydi inciye dönüşemezdi. Meyve veren ağaç, dallarını eğmekten kaçınsaydı bereketini gösteremezdi. İnsan da nefsinin yüksek tepelerinde yaşamaya devam ederek gönül bahçesinde kolay kolay meyve veremez. Tevazu, insanın kendisini değersiz görmesi değil, değerini başkalarının değerini inkâr etmeden yaşayabilmesidir. Kibir insanı kendi gözünde büyütür; tevazu ise Rahmân'ın rahmetiyle gönüllerde büyütür. "Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât, Mütevâzı' olanı rahmet-i Rahmân büyütür." Çünkü toprağa düşmeyen tohum yeşermez; nefsini terbiye etmeyen insan olgunlaşmaz. Gerçek büyüklük, başkalarının üzerine çıkmakta değil, kendi nefsinin üzerine çıkabilmektedir.

