Bugün İran sokaklarından yükselen barut kokusu ve feryatlar, aslında yıllar önce yazılmış bir senaryonun mürekkep kokusuna karışıyor. John Perkins'in Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları kitabını okuyanlar için bu manzaralar yabancı değil; aksine, soğukkanlı bir itirafın canlandırması. Perkins bize şunu öğretti: Bir ülkede sokaklar ateşe verildiğinde, sadece yanan binaları değil, o ateşi körükleyen görünmez elleri izleyin. Çünkü mesele hiçbir zaman sadece halkın meşru öfkesi değil; o öfkenin hangi laboratuvarlarda üretilip hangi karanlık dehlizlere doğru sürüklendiğidir...
AYARTIR, RÜŞVET VERİR, ZORLARIZ!
Burada perdeyi aralayıp, sözü John Perkins'e bırakmak gerekiyor. Kitabın girişinde soğukkanlılıkla şunları itiraf eder: "Ben, bir ekonomik tetikçiydim. Gösterişli bir unvanım (Baş Ekonomist) ve yetenekli ekonomistlerden, yönetim danışmanlarından ve yasal görünen etkileyici raporlar hazırlayan finans uzmanlarından oluşan bir kadrom vardı ama asıl işim Üçüncü Dünya'yı kandırıp yağmalamaktı. Biz ekonomik tetikçiler her ne kadar farklı biçimlerde çalışsak da, en olağan işimiz, şirketlerimizin arzuladıkları kaynaklara sahip ülkeleri belirlemektir. Sonra da bu ülkelerin liderlerini kendi vatandaşlarını sömürmeleri için ayartır, rüşvet verir ve zorlarız. Onlar da ülkelerini asla geri ödeyemeyecekleri borçların altına sokar, milli varlıklarını özelleştirir, hassas çevrenin mahvolmasını yasallaştırır ve en sonunda da arzulanan bu kaynakları bizim şirketlerimize yok pahasına satarlar. Eğer aralarında direnen bir lider çıkarsa, CIA-destekli çakallar tarafından ya devrilir ya da öldürülür..."
YETERLİ SAYIDA SERSERİ
"Kendini ve parçası olduğu sistemi acımasız bir dürüstlükle deşifre eden Perkins, Kafes adlı eserinde sanki bugünü yazmış. Haber kanallarında 'son dakika' bandıyla geçen her görüntü, onun yıllar önce kurduğu denklemin birer sağlaması gibi duruyor. Sır perdesini biraz daha aralamak adına, tarihin tekerrürden ibaret olduğunu kanıtlayan itiraflardan birine daha kulak verelim..."1951 yılında, İran halkı, başbakanlık için yapılan demokratik seçimlerde, petrol şirketlerini elde ettikleri kArdan halka daha fazla pay vermeye zorlayacağına, buna yanaşmayanları da kamulaştıracağına söz veren Muhammed Musaddık'ı seçti. Adam seçim kampanyasında verdiği sözü tuttu. Ve de... İngiliz ve Amerikan istihbaratının hışmına uğradı. Büyük hata... Musaddık'ın petrolü millileştirmesinden sonra, CIA direktörü Allen Dulles bu konuda bir şeyler yapılmasını talep etmişti. Ancak, İran'ın Rusya'ya coğrafi yakınlığından dolayı, Başkan Eisenhower nükleer bir savaşa yol açabileceği endişesiyle bir kara harekatına izin vermemişti. Bunun yerine, Kermit Roosevelt (ABD eski başkanı Ted Roosevelt'in torunu) adında bir CIA ajanı, birkaç milyon dolarla birlikte İran'a gönderildi. Roosevelt, ülkeyi karıştırmak için yeterli sayıda serseri kiraladı. Bunu, Musaddık'ın hem pek sevilmeyen hem de beceriksiz biri olduğu izlenimini yaratmaya yönelik ayaklanmalar ve kanlı gösteriler izledi. Musaddık, 1953 yılında devrildi, bir süre hapsedildi ve yaşamının geri kalan kısmını ev hapsinde geçirdi. Onun yerine CIA'nin seçimi olarak, petrol şirketleri ve Washington yanlısı Muhammet Rıza Pehlevi getirildi ve 'Şahların Şahı' olarak taç giydi."
MİLLİ DEĞİL BATIYA UYUMLU ŞAH
John Perkins'in anlattığı 1953 İran darbesi bu açıdan ibretlik. İran halkının oylarıyla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık, petrolü millileştirerek ülkesinin kaynaklarını halkına kazandırmak istediğinde "tehdit" ilan edildi. CIA ajanı Kermit Roosevelt'in cebindeki paralarla kiraladığı serseriler, sokakları karıştırdı, yapay ayaklanmalar çıkarıldı, algı yönetildi. Sonuçta Musaddık devrildi, yerine Batı'ya uyumlu Şah getirildi. Demokrasi, petrol şirketlerinin karı uğruna feda edildi. Bugün İran sokaklarına baktığımızda, tarihsel bir yankıyla karşı karşıyayız. Elbette İran'da yaşananlar sadece dış müdahaleyle açıklanamaz. Ülkede derin bir ekonomik kriz var. Para birimi neredeyse değersizleşmiş durumda, enflasyon halkı ezmiş, temel ihtiyaçlar karşılanamaz hale gelmiş. İnsanların sokağa çıkması son derece insani ve meşru bir tepki. Bu noktada ortada gerçek bir halk öfkesi var. Ancak Perkins'in kitabı tam da burada devreye giriyor. Çünkü tarih bize şunu gösteriyor: Haklı halk öfkeleri, çoğu zaman dış müdahaleler için en uygun zemindir. 1953'te sokaklar "kiralık serserilerle" karıştırılıyordu; bugün aynı iş, ekonomik yaptırımlar, finansal ambargolar, sosyal medya manipülasyonu ve dijital dezenformasyonla yapılıyor. Yöntem değişti, amaç değişmedi.
TOPLU YOKSULLAŞTIRMA
Musaddık döneminde sorun petroldü. Bugün ise İran'ın nükleer programı, bölgesel nüfuzu ve küresel güç dengelerine meydan okuması. Dün petrol şirketlerinin karı tehdit altındaydı, bugün enerji koridorları ve küresel finans sistemi. Perkins'in "ekonomik tetikçiler" dediği aktörler artık borçlandırmakla yetinmiyor; ambargolarla bir halkı topluca yoksullaştırarak rejimi içeriden çökertmeyi hedefliyor.
PEHLEVİ YİNE SAHNEDE
2025'in sonunda İran riyalinin tarihi değer kaybı yaşamasıyla başlayan süreç, Tahran Büyük Çarşı'daki grevlerle ve ardından ülke geneline yayılan protestolarla derinleşti. Ocak 2026'nın ilk günlerinde yaşananlar ise, birçok insan hakları örgütü tarafından açıkça "katliam" olarak tanımlandı. Binlerle ifade edilen ölü sayıları, çatı katlarından açılan ateşlere dair görüntüler ve 9 Ocak'ta ülke genelinde internetin kesilmesi, devletin sert refleksini ortaya koydu. İran yönetimi protestoları ABD ve İsrail kışkırtması olarak nitelendirirken, Batı'dan gelen açıklamalar bu hareketleri "özgürlük mücadelesi" olarak selamlıyor. Sürgündeki Reza Pehlevi'nin sokaklara devam çağrıları ise Tahran'da tek bir şekilde okunuyor: 1953'ün güncellenmiş bir versiyonu.
İKİ ATEŞ ARASINDA
Bugün İran, iki ateş arasında sıkışmış durumda. Bir yanda yıllardır biriken ekonomik ve sosyal sorunların patlamasıyla sokağa çıkan halk; diğer yanda bu öfkeyi rejim değişikliğine çevirmek isteyen küresel güçler. Perkins'in kitabı bize tam da bu ikili gerçeği görmeyi öğretiyor. Ne her protestoyu "dış güç oyunu" diye küçümsemek doğru, ne de dış müdahaleyi yok sayacak kadar kör olmak. Tarih şunu söylüyor... Küresel sermayenin çıkarlarına ters düşen ülkelerde, önce ekonomi boğulur, sonra sokaklar hareketlenir. Ve çoğu zaman bedeli halk öder. İran bugün tam olarak bu döngünün içindedir. Perkins'in anlattıkları, bir kitap sayfasında kalmış değil; bugün hala çalışan bir sistemdir. Sorulması gereken soru şudur: İran halkının haklı talepleri mi kazanacak, yoksa bu öfke bir kez daha başkalarının çıkarlarına hizmet edecek?
ABD'DE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK
Gözlerimizi ekonomik tetikçi kavramını yaratan ABD'ye çevirdiğimizde durum aynı. ABD, yine ekonomik buhranlarla köşeye sıkıştırdığı halka demokrasi vadediyor. Son gelişmelere yakından bir bakalım... İran'daki protestolara yönelik "tüm seçenekler masada" çıkışıyla tonunu sertleştirdi. Başkan Trump, sivil ölümlerinin ağır bir bedeli olacağını vurgularken; Beyaz Saray, şiddetin artması durumunda askeri müdahalenin ihtimal dahilinde olduğunu açıkça belirtti. Süreçteki en kritik gelişme, Trump'ın 15 Ocak'ta planlanan 800 idamın durdurulduğuna dair bilgiyi paylaşması oldu. Trump, "Şu an durmuş gibi görünüyor, göreceğiz" diyerek temkinli bir bekleme mesajı verse de yaptırımlar hız kesmedi. Hazine Bakanlığı, üst düzey güvenlik yetkililerini hedef alan yeni bir paket açıklayarak rejimin finansal ağlarını daralttı. Sahada ise "Dayanın, yardım yolda" söylemiyle göstericilere moral veren ABD, USS Abraham Lincoln uçak gemisinin bölgeye sevkiyle askeri baskıyı zirveye taşıdı. Özetle Washington bir yandan halkın yanında durduğunu ilan ederken, diğer yandan askeri tahkimatla gözdağı verdi. İdamların durmasıyla gerilimli diplomatik bekleyiş başladı.
