İran'da rejimin zirvesini hedef alan bombalar sadece bugünü değil, 70 yıllık bir husumeti vuruyor. Şimdi Hürmüz Boğazı'ndan yükselen alevlerin fitili, 1953'te bir darbeyle ateşlendi. CIA'in devirdiği Musaddık'tan ABD eliyle kurulan nükleer tesislere; Ortadoğu'yu ateşe atan 29 günlük savaşın kökleri tarihin tozlu raflarında saklı.
ABD/İsrail ile İran savaşının 29. gününde, Orta Doğu'nun kalbinden yükselen bomba sesleri sivil yerleşimlerin ortasında yankılanıyor. Petrol kuyularının alev aldığı, Hürmüz Boğazı'nın barut koktuğu bu kaotik tabloda; bugün geldiğimiz noktayı anlamak için 70 yıllık bir zaman yolculuğuna çıkmak gerekiyor... 28 Şubat gecesi başlayan ve Dini Lider Hamaney dahil olmak üzere rejimin üst yönetimini hedef alan bu harekatın köklerini anlamak için, bugün barut kokan topraklardan uzaklaşıp ilişkilerin kırılmaya başladığı o tozlu yıllara, 70 yıl öncesine geri dönüyoruz.
PETROLÜN MİLLİLEŞMESİ
İran ve ABD arasındaki 70 yıllık husumetin fitili, 1953 yılında CIA ve MI6 tarafından yürütülen "Operation Ajax" ile ateşlendi. İran Başbakanı Muhammed Musaddık'ın petrolü millileştirme kararı, Batı'nın enerji çıkarlarını tehdit edince; askeri darbe, sokak gösterileri ve kara propaganda ile halkın seçtiği hükümet devrildi.
Musaddık ev hapsine mahkûm edilirken, Şah Muhammed Rıza Pehlevi mutlak otoritesini kurarak ABD'nin bölgedeki en sadık mütte- fiki oldu. Bu "altın çağ" görünümlü dönemde, ABD desteğiyle kurulan istihbarat servisi SAVAK halk üzerindeki baskıyı artırırken; ironik bir şekilde bugün bölgedeki en büyük askeri hedef olan nükleer programın temelleri de bizzat ABD'nin "Barış İçin Atomlar" projesiyle atıldı. 1967'de Tahran'a teslim edilen araştırma reaktörü, bugün süregelen nükleer krizin anıtsal başlangıç noktası oldu. Ancak 1970'lerin sonundaki ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk, 1979 İslam Devrimi ile patlak vererek Orta Doğu'daki tüm dengeleri sonsuza dek değiştirdi.
KOMÜNİZM TEDİRGİNLİĞİ
İki ülke arasındaki anlaşmazlık, Amerika Birleşik Devletleri'nin 1953'te İran Başbakanı Muhammed Musaddık'a karşı yapılan darbeyi desteklemesiyle başladı. Bu hamle, İran parlamentosunun 1951 yılında ülkenin petrol zenginliği üzerindeki egemenliğini geri almak için petrol endüstrisini millileştirme kararı almasının ardından geldi. Bu varlıklar, 1900'lerin başından beri İngiliz kontrolündeki Anglo-İran Petrol Şirketi tarafından yönetiliyordu. Millileştirme hamlesine, selefi Hüseyin Ala'nın istifasının ardından başbakan seçilen Ulusal Cephe Partisi lideri Musaddık öncülük etmişti. Bu karar, İran ile ülkede devasa ekonomik ve siyasi nüfuza sahip olan Anglo-Iranian Oil Company (daha sonra BP oldu) ile İngiltere'yi sert biçimde karşı karşıya getirdi.
Musaddık'ın millîleştirme politikası, Batı dünyasında Soğuk Savaş ikliminde "komünist etki" kaygılarıyla anılır hale geldi. Bu dönemde Musaddık'la ciddi bir iktidar mücadelesi içine giren Şah, Ağustos 1953'te Başbakanı görevden alma girişiminde bulundu.
15 Ağustos 1953 gecesi, Musaddık'ı tutuklamak için bir grup asker harekete geçti ancak Musaddık, darbe girişiminden haberdar oldu ve karşı önlemler aldı. Darbe girişiminde bulunan askerler tutuklandı, Şah ise ülkeyi terk ederek Roma'ya kaçtı.

1953-1979
CIA VE MI6'NIN ETKİSİ
Darbenin operasyonel omurgasını CIA ile İngiliz istihbaratı MI6 oluşturdu. Darbenin kod adı "Operation Ajax" idi. Bu operasyon ana hatlarıyla şu şekilde ilerledi: Basın üzerinden propaganda kampanyası. Sokak gösterilerinin organize edilmesi. Askeri ve siyasi elitlere para transferi. Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin geri dönmesi için dış destek sağlanması. 19 Ağustos 1953'te, ordu içindeki Musaddık karşıtı güçler yeniden harekete geçti. Bu kez, darbeye ordu içindeki bazı unsurlardan daha geniş bir destek sağlandı.
CIA'in finanse ettiği gruplar, Tahran sokaklarında hükümet aleyhinde protestolar düzenledi. Aynı gün, Musaddık'ın evi tanklarla çevrildi ve evine yapılan saldırı sonucunda Musaddık teslim olmak zorunda kaldı. Daha sonra askeri mahkemede yargılanan Musaddık, vatana ihanetle suçlandı ancak mahkeme, Musaddık'ı 3 yıl hapis cezasına çarptırdı.
SAVAK'IN KURULUŞU
Bu sürenin sonunda Musaddık, siyasi olarak izole edilerek ev hapsine alındı. Hayatının geri kalanını Tahran'daki evinde gözetim altında geçirdi. İran'da Şah'a bağlı, daha otoriter bir yönetim aşaması başladı. Bunun sonucu olarak, ABD, Şah rejiminin en yakın müttefiklerinden biri haline geldi.
İran güvenlik aygıtı SAVAK, ABD ve İsrail desteğiyle kuruldu. İran toplumunda ABD'ye karşı derin bir güvensizlik ve öfke birikti; bu duygu 1979'daki İran İslam Devrimi ve Tahran rehine krizine giden zemini hazırladı. CIA'nın 19 Ağustos 2013'te gizliliğini kaldırdığı devlet arşivlerinde, bu darbede ABD ve İngiltere'nin rolüne dair kanıtlar ilk kez kamuoyuna açıklandı. Belgelerde CIA'in, Musaddık aleyhindeki haberleri İran ve Amerikan medyasına yerleştirmek suretiyle darbeye nasıl hazırlık yaptığı anlatılıyordu. Belgelerin birinde "Askeri darbe, ABD dış siyasetinin bir parçası olarak, CIA'in yönetiminde gerçekleştirildi" ifadeleri dikkati çekiyordu.
PETROLÜN PAYLAŞIMI
İran'ın modern tarihindeki en kritik kırılmalardan biri 1954 Konsorsiyum Anlaşmasıdır. Bu anlaşma yalnızca petrol gelirlerinin paylaşımını düzenleyen teknik bir sözleşme değildi; aynı zamanda Soğuk Savaş'ın, enerji jeopolitiğinin ve büyük güç müdahalelerinin Ortadoğu'daki en belirgin örneklerinden biriydi. Hikaye aslında 1951'de başlıyor.
İran Başbakanı Muhammed Musaddık, ülkenin petrolünü işleten Anglo-Iranian Oil Company'nin imtiyazına son vererek petrolü millileştirdi. Bu adımdan sonra İngiltere ambargosu, ekonomik kriz ve Musaddık'ın devrilmesini izleyen bir düşüş silsilesiyle aslında İran bu anlaşmaya mecbur edildi diyebiliriz. Tam bu noktada yeni petrol düzeni kurulurken, 1954'te İran ile Batılı petrol şirketleri arasında çok uluslu bir konsorsiyum oluşturuldu. İngiliz BP şirketi konsorsiyumun yüzde 40'ını aldı. Beş Amerikan petrol devi Exxon, Mobil, Standard Oil of California, Texaco ve Gulf, toplam yüzde 40 pay elde etti. Royal Dutch Shell yüzde 14, Fransız CFP ise yüzde 6 pay aldı. Kağıt üzerinde petrol sahalarının sahibi İran'dı. Ancak üretim, işletme ve satış fiilen Batılı şirketlerin kontrolündeydi. Gelirler ise yüzde 50 İran'a, yüzde 50 konsorsiyum şirketlerine dağıtılıyordu. Bu model, o dönemde Ortadoğu'daki birçok petrol ülkesinde uygulanan "50-50 kâr paylaşımı" sisteminin İran'a uyarlanmış versiyonuydu.

'BARIŞ İÇİN ATOMLAR'
Ekonomik açıdan bakıldığında üretim kısa sürede yeniden arttı ve İran'ın petrol gelirleri toparlandı. Ancak siyasi açıdan anlaşma derin bir iz bıraktı. İran toplumunun önemli bir kesimi bu düzeni millileştirmenin geri alınması ve Batı'nın ülke siyasetine müdahalesinin sembolü olarak gördü. 1954 Konsorsiyumu bu nedenle İran'ın Batı'ya duyduğu güvensizliğin, milliyetçi reflekslerinin ve sonunda 1979 Devrimi'ne uzanan siyasi gerilimin önemli kilometre taşlarından biri oldu.
Orta Doğu'nun enerji tarihi incelendiğinde, petrolün yalnızca ekonomik bir kaynak değil aynı zamanda siyasi kaderleri belirleyen bir güç olduğu bu örnekte açıkça görülüyor.
ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower'ın "Barış İçin Atomlar" girişimi kapsamında, Pehlevi ABD ile "Atomların Sivil Kullanımlarında İşbirliği" adlı bir nükleer anlaşma imzaladı. Bu, İran'ın nükleer programının temelini attı ve ABD, 1979 İran Devrimi'ne kadar bir reaktör ve silah sınıfı zenginleştirilmiş uranyum yakıtı sağladı. İran'ın nükleer serüveni, 1960'lı yıllarda ABD'nin başlattığı "Barış İçin Atomlar" (Atoms for Peace) adlı program kapsamında Tahran'a gönderilen bir araştırma reaktörüyle başladı.
Bu program, Başkan Dwight D. Eisenhower'ın 1953'te BM'de yaptığı konuşmayla ortaya çıkmış, Sovyetler Birliği'ne karşı nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla yayarak müttefik kazanma stratejisi olarak uygulanmıştı.
Söz konusu reaktör, günümüzde İran'ın nükleer silah programına doğrudan katkı sağlamasa da, Washington'un İran'a nükleer teknoloji kapısını ilk aralayan ülke olmasını sembolize ediyor.

ABD DESTEKLİ REAKTÖR
Uzmanlar bu reaktörü, İran'daki nükleer teknolojinin "anıtsal başlangıç noktası" olarak tanımlıyor. Reaktörün İran'a teslim edildiği 1967 yılında ülkenin başında, 1953'te CIA destekli bir darbeyle iktidara gelen Şah Muhammed Rıza Pehlevi bulunuyordu. Pehlevi, nükleer enerjiyi İran'ın kalkınma motoru olarak görüyordu. ABD ile yapılan iş birliği sadece reaktörle sınırlı kalmadı; çok sayıda İranlı bilim insanı ABD'de, özellikle de MIT'de özel nükleer eğitim aldı. 1970'li yıllarda Pehlevi yönetimi, Fransa ve Almanya ile büyük bütçeli reaktör anlaşmaları yaptı. 1974'te Paris'te imzalanan milyar dolarlık bir sözleşme kapsamında, Fransa'dan beş adet nükleer reaktör satın alınması planlandı. İran'ın büyüyen nükleer kapasitesi, ABD'de de kaygı yaratmaya başladı. Carter yönetimi 1978'de İran'a yapılacak reaktör teslimatlarının koşullarını yeniden şekillendirdi. Yeni düzenleme, ABD yakıtlarının nükleer silaha dönüştürülebilir biçimde işlenmesini yasaklıyordu. Ancak bu reaktörler İran'a hiçbir zaman teslim edilmedi. Kısa bir süre sonra 1979'da İslam Devrimi gerçekleşti ve tüm dengeler değişti.
YARIN: DEVRİM, SAVAŞ VE KALICI DÜŞMANLIK (1979 - 2013)
