Kent yaşamının durmak bilmez koşturmacası; bizim modern dünya içindeki yaşam motivasyonumuz olurken, aynı zamanda yorgunluktan akşam evimize kendimizi zor attığımız bir hayat gerçeğidir. Özellikle, mega kentlerde bu yaşam şeklini "hiç durmadan dönen devasa bir çarka" benzetebiliriz. Ayak uydurduğumuz oranda canlılık kazanırken, dengemizi kaybettiğimizde tükenmişliği yaşayabiliriz. Her yere yetişme zorunluluğunun yarattığı kronik acelecilikle birlikte; trafik, kalabalık toplu taşımalar, korna sesleri, reklam panoları, ekranlar ve topyekûn gürültüler içinde kayboluyoruz. Binlerce insanın içinde derin ve samimi bağlar hayal oluyor. Beynimizin bir köşesinde "alarm zili" sürekli hazır vaziyette bekliyor ve sürekli bir uyarılma durumunda bulunuyoruz. Günümüzün gezi alanları olan AVM'lerde bile, farkında olmadan yoğun bir gürültü altında fastfood yemeklerimizi yiyoruz.
HIZLI YAŞAM ŞARTLANMASI
Bu kalabalık ve sıkışık düzen yaşam bizi aşırı "bilgi yüklemesi" ile karşı karşıya bırakıyor. Beynimizin baş edemeyeceği bu hayat tarzı nedeniyle vücudumuzda stres hormonu artmaya başlıyor ve giderek, farkında olmadan "kronik stresli" bir yaşam şekli içinde buluyoruz kendimizi. Bu yüzden sokaklarda, toplu taşıma araçlarında ve hatta evlerinde kulaklıklar takarak kendini dış dünyadan izole etmeye çalışan insanları görüyoruz. Günlük koşturmaca içinde şehirlerde harcanan zihinsel enerjinin verdiği yorgunluğu, çoğumuz hafta sonu mesire yerlerine, piknik alanlarına giderek atmaya çalışıyoruz. Parklar, bahçeler, yeşil alanlar ve sakin sahiller az da olsa bizi yaşam mücadelesine tekrar hazırlıyor. Hatta, bazılarımız yaşadığımız alanları, odalarımızı canlı bitkiler ve çiçeklerle donatarak evimizi dışarıdaki kaostan ayıran güvenli bir limana dönüştürmeye çabalıyoruz. Geçenlerde bir izin günümde alışverişe çıkmıştım. Sokakta kalabalıkları yararak çok hızlı adımlarla yürüdüğümü fark ettim. Sanki acil olarak bir yere yetişecektim. Yaşam temposunun bizi nasıl da hızlı davranmaya şartlandırdığını hissettim. Oysa, acele edecek hiçbir neden yoktu. Aniden adımlarım yavaşladı, nefesim rahatladı ve çevreme daha güvenle bakmaya başladım. Yanlış şartlanmaların ve kronik streslerin bizi teslim almasına izin vermemeliyiz. Bu tür zihinsel risklere karşı önlemler almazsak kendimizi değişik şekillerde gösteren "sosyal fobi" bozuklukları içinde bulabiliriz. Yemek yerken bile bilinçli olarak hızımızı düşürmeliyiz. Lokmalarımızı daha bir sakinlikle, suyumuzu rahat yudumlarla tüketmeliyiz. Modern hayatın getirdiği bu "yüksek tempo, yoğun iş saatleri ve sürekli bir yerlere yetişme telaşı" nedeniyle sevdiklerimize, dostlarımıza vakit ayıramıyoruz. Sürekli ertelenen planlar ve zayıflayan bağlarla birlikte giderek duygusal yönümüz kayboluyor, yalnızlığın ortasında buluyoruz kendimizi. Stres ve yalnızlık adeta birbirini besleyen bir kısır döngü haline geliyor. Stresin sardığı kişiler olarak daha gergin, kaygılı ve kırılgan oluyoruz. Bu da en yakın ilişkilerde veya önemsiz olaylarda tartışmalara, kavgalara, kopuşlara neden oluyor. Bir kaçış yolu olarak kendimizi sosyal medya ve ekranlara gömmek anlık rahatlamalar sağlasa da derinlerdeki yalnızlık hissini büyütüyor. Bu anlarımızda, geçmişten kalan ve kenarları zamanla sararmış eski bir fotoğraf albümü bizi sihirli bir değnek gibi eski anılarımıza taşıyabiliyor. Siyah-beyaz bir karede kanımız canımız olan kaybettiğimiz yakınlarımız, dedemiz, anneannemiz bize bakarken, zamanın ötesinden bir fısıltıyla bizi alır götürürler. Artık günümüzde, chip'ler içinde saklı kalan rengarenk, yüksek çözünürlüklü ve anında paylaşılan görsellere göre bizi stresten uzaklaştıran siyah-beyaz fotoğrafın bu sihirli gücü nereden geliyor... Eski fotoğraflara bakarken hissettiğimiz o tatlı hüzünle karışık duyguya "nostalji" diyoruz... Geçmişteki benliğimizle şimdiki benliğimiz arasında bir köprü kurarak, kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi bize hatırlatır. Zor zamanlarımızda, bu geçmişteki mutlu anılarımız veya aştığımız zorluklar bize günümüz içinde dayanıklılık ve umut aşılar. Siyah-beyaz fotoğraflar, sadece geçmişin solgun birer kaydı değil, aynı zamanda geleceğe uzanan köprüdürler. Onlar, bize kim olduğumuzu hatırlatan, nereden geldiğimizi gösteren ve nereye gidebileceğimize dair ilham veren sessiz rehberlerdir.
BİR NOSTALJİ RÜZGARI...
Birçoğumuzun kökleri köylere dayanır. Dedelerimiz, babalarımız, büyük annelerimizin çoğu yaşamlarını köylerde geçirmişlerdir. Onlardan kalan ve hala oturulabilir durumda bulunabilen eski evlerin geçmişi ile birlikte derin yaşanmışlık duyguları hepimiz üzerinde güçlü nostaljik duygular uyandırır. Bu yapılar bile, sadece birer barınak değil, zamanın izlerini taşıyan birer hatıra kutusudur. Yürürken gıcırdayan ahşap tabanlar, yüksek tavanlar geçmişin sıcak hatıralarını canlandırır zihnimizde. Taş, ahşap ve kerpiç gibi yapı malzemeleri insana huzur veren sıcak bir ortam sunar. Hala, çoğumuz eski evlerde aile büyüklerini, bayram günlerini ve kaygısız günleri hatırlarız. Bu gibi nostaljik duygular bile bir parça olsun, karmaşık ve hızlı dünyadan kaçıp sığınılabilecek güvenli ve yavaş bir liman hissini yaşatır bizlere. Naftalinli ahşap dolapların kokusuyla duyduğumuz hisler bizi kendi tarihimize bağlayarak, günlük sorunlarla yüzleşmek için ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi verir. Güven ve anlam duygusu uyandıran nostalji, kişisel gelişimimiz için zemin hazırlar, psikolojik olarak zorlandığımız sınırların ötesinde bir enerjiyi bizlere kazandırabilir. Günlük yaşam olaylarına veya yalnızlık hissine karşı yaşanılan nostaljik özlemler, bu geçmiş deneyimler mevcut olmasa bile insanların ruh halini iyileştirmekte yardımcı olmaktadır. Siyah ve beyaz arasında kalmayalım. Hayatın diğer renklerini de unutmayalım.
