Bir seyahat acentesinin düzenlediği 8 günlük 'Bir Avrupa Masalı' başlıklı geziye katıldım. Geçen hafta başladığımız seriye devam ediyoruz.
Turun Güney Fransa'daki ikinci gününün bir diğer durağı Eze kasabası oldu. Bir tepeye kurulmuş bu tarihi kasabaya 'Yaşlıların dizleri' gerekçesiyle girmeyip direkt olarak Eze'nin yamacında bulunan parfüm fabrikasını ziyaret ettik. Parfümün yapım öyküsü anlatılsa falan ilgi çekici, belgeselvari bir gezi olabilir ama burası fabrikadan ziyade bir toptan satış yeri. Direkt tanıtıma başlıyorlar. Fiyatlar da ucuz değil. Bu rakamlara piyasadan gidip istediğiniz parfümü alabilirsiniz. Dolayısıyla asla gitmeye değer bir yer değil. Es geçin diyeceğim ama işte tur uyanıklığı! Böyle komisyon alınabilecek yerleri öyle önemli iki yer arasına koyuyorlar ki siz pas geçemiyor, ister istemez satın alıyorsunuz.
ROTA MONACO
Buradan sonra sırada Fransız Rivierasında bulunan, Vatikan'dan sonra dünyanın en küçük krallığı olan Monaco'ya hareket ettik.
Gereksiz Eze turu yüzünden Monaco'ya karanlıkta ulaştık. Üstüne bir de aralıksız yağmura denk gelince otobüs içinden Monaco'nun çoğunu oluşturan kıyı şeridini neredeyse hiç göremeden içine girdik. Monte Carlo'nun göbeğinde park ettik.
Bize verilen bir saatte yine hemen hemen hiçbir şey görmeden merkezdeki meşhur Cafe de Paris'de bir şeyler atıştırdık. 1950'lerden kalmış görünen bu şık restoranda fiyatların can yakıcı olduğunu söylemem sizi şaşrtmayacaktır. Ertesi gün yani 11 Şubat'ta son derece uzun bir mesafe kat ederek Annecy'e girdik. Yaklaşık 7 saatimiz otobüste geçti. Annecy, yine turun gözdelerinden biriydi. Size nasıl anlatmalı? Biraz Venedik, biraz Brüge... Ne o ne diğeri. Evet, otantik bir yanı var. Tarihi bir kasaba ve içinden coşun nehirler çağlıyor. Ama işte turumuzun tarihi öyle bir tarih ki gittiğimiz destinasyonların çoğu yazın popüler olan yerler. Turisti az olduğu için pek çok yer kapalı. Açık olan restoranlar da belli bir saatte servis açıyor (canım vatanım). Nitekim burada da akşam yemeği servisi 19.00'da yani bizim turun otele dönüş saatinde başlıyor. Bu yüzden güzel manzarayı hafiften donarak seyrettikten sonra ayak üstü bir şeyler atıştırdık mecburen.
VATANDAŞ AYILAR
12 Şubat'ta kahvaltımızı Cenevre'deki şık Marten Patisseri'de yaptık ki zengin çeşidi ile gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Zaten gezi planında adı geçen Cenevre'den görebildiğimiz tek şey de bu oldu. Yine bu yoğun günümüzde Interlaken'den yirmi dakikalık bir tren seyahati ile Lauterbrunnen'e ulaştık. 72 şelaleye evsahipliği yapan karlar arasındaki vadide köy merkezine bir yürüyüş yaparak manzarayı fotoğrafladık.
Doğayı içimize çektiğimiz bu gezinin ardından İsviçre'nin başkenti Bern'e vardık. Ortaçağın tüm haşmetini yaşatan ve bir köprüyle girilen bu muhteşem şehrin iki ayıya ev sahipliği yaptığını biliyor muydunuz? Evet, şehir aynı zamanda simgesi olan iki ayıya bakıyor. Hava uygunsa ve şansınız varsa 'vatandaş kabul edilen' bu hayvanları görebilirsiniz. Revakların altından da gezebileceğiniz Bern, gerçekten etkileyici bir şehir. Biz burada geleneksel mutfak yerine japon mutfağını tercih ettik. İsmini de zehirli bir balıktan alan Fugu'yu beğendik ama meşhur balıktan sipariş etmeye cesaret edemedik. Belki siz edersiniz.
