Futbol filmleri genelde ikiye ayrılır. Bir kısmı futbola çok benzer ama futbol değildir, diğer kısmı futbola hiç benzemez ama futboldur. Yeşil sahanın çamurunu, tribünün uğultusunu, soyunma odasının sessizliğini gerçekten anlayan filmler azdır. Belki de bu yüzden futbol sinemada her zaman biraz yalnız kalmıştır. Çünkü futbol, 90 dakikadan ibaret değildir; sinema ise genelde tam da o fazlalıklarla baş edemez. Bir çocuğun ilk kez ayağına top değdirdiği anı hatırlayalım. Kamera orada olsaydı, neyi çekerdi? Topu mu, çocuğu mu, yoksa kenarda "dikkat et düşersin" diyen babayı mı? Futbol filmleri çoğu zaman golü gösterir ama golün öncesindeki hayatı pas geçer. Oysa futbolu futbol yapan, kaçırılan fırsatlar, yarım kalan hayaller ve eve dönüş yolundaki sessizliktir.
BAZEN BIR SEMBOLDÜR
Escape to Victory (Zafere Kaçış) mesela... Stallone'un, Bobby Moore'un aynı sahayı paylaştığı o film. Kağıt üzerinde bir rüya, perdede ise biraz propaganda, biraz masal. Ama yine de akılda kalır. Çünkü futbolun sadece bir oyun değil, bazen bir direniş biçimi olduğunu hatırlatır. Gol atmak, bazen hayatta kalmaya denktir. Sonra Bend It Like Beckham gelir. Futbolu merkeze alır ama aslında kimlik üzerine konuşur. Aile, gelenek, kadın olmak, bir sahaya ait olabilmek. Beckham'ın frikiği bir simgedir; asıl mesele o topa vurabilme cesaretidir. Film bittiğinde skoru hatırlamazsınız ama Jess'in gözlerindeki kararlılık aklınızda kalır. İyi futbol filmleri böyledir; istatistik bırakmaz, iz bırakır. Goal! serisi ise futbolun hayal satan yüzünü temsil eder.
EN BÜYÜK KAÇIS KAPISI
Newcastle tribünleri, Premier League ışıkları, imkansızdan mümküne giden bir yol. Eksikleri vardır, fazlasıyla parlatılmıştır ama bir gerçeği doğru yakalar: Futbol, hala dünyanın en büyük kaçış kapısıdır. Bir mahalleden çıkıp milyonların önüne yürüyebilme ihtimali... Bu ihtimal olmasa, futbol bu kadar sevilmezdi. Avrupa sineması futbolu daha suskun anlatır. Looking for Eric, Eric Cantona üzerinden aslında yalnızlığı ve orta yaş krizini anlatır. Futbol burada kurtarıcı değil, yoldaştır. Cantona bir halüsinasyon gibi belirir; öğüt verir, susar, kaybolur. Tıpkı futbol gibi. Hayat zorlaştığında ona sığınırsın ama o sana her zaman cevap vermez.Belgesellerde ise futbol daha dürüsttür. Diego Maradona, Sunderland 'Til I Die, Take the Ball, Pass the Ball... Kamera ne kadar yaklaştıkça futbol o kadar kırılgan görünür. Soyunma odaları, sakatlıklar, gözlerden kaçan yorgunluklar... Orada şunu anlarsınız: Futbol filmleri gol anını sever ama futbolcular gol anından çok sonrasını hatırlar.
SINEMA SADECE YAKLASIR
Türkiye'de futbol sineması ise hala aradığı dili bulamadı. Çünkü biz futbolu ya aşırı ciddiye alıyoruz ya da tamamen mizaha teslim ediyoruz. Oysa arada bir yer var: Bir tribün koltuğunda babasının omzuna yaslanmış bir çocuk, yağmurda oynanan bir amatör maç, kaybedilmiş bir finalden sonra susarak içilen çay... Bunlar film olmaz sanıyoruz ama en sahici hikayeler tam da burada duruyor. Futbol filmleri genelde mutlu biter. Son gol atılır, kamera yükselir, müzik girer. Hayat ise çoğu zaman orada bitmez. Ertesi gün işe gidilir, diz ağrır, forma dolaba kaldırılır. Belki de futbol filmlerini bu yüzden seviyoruz: Gerçek hayatta eksik kalan adalet duygusunu 90 dakikalık bir kurmacada tamamlamak için. Top yuvarlaktır derler, evet. Ama futbolun hatıraları köşelidir. Bir yere çarpar, iz bırakır. İyi bir futbol filmi de böyledir. Bitince alkışlatmaz belki ama yıllar sonra bir maç izlerken aklınıza düşer. Ve o zaman anlarsınız: Futbol, sinemaya sığmaz; sinema sadece ona yaklaşabilir.
