• BUGÜNKÜ YENİ ASIR
  • İkindiye 23:55:00
  • BIST 78.384,78
    EURO 4,4760
    USD 3,8608
    GBP 3,8608
    CHF 3,8608
    JPY 3,8608
Bırakmayı öğrenmek bir ömür alıyor HAKAN URGANCI Bırakmayı öğrenmek bir ömür alıyor hakan.urganci@yeniasir.com.tr Tüm yazıları
Giriş Tarihi: 01.05.2016, 00:00
İnsan büyüdüğünü nasıl ve ne zaman anlar? Boyu artık evdeki mezurayla kapı çerçevesine dayanarak ölçülemediğinde mi?
Bedeninin değişmesine şaşırması bittiğinde, tüylendiğinde mi?
Karşı cinse düşman değil de hedef gözüyle baktığında mı?
Ana babaya isyan bayrağı açtığında mı?
Hayır demeyi öğrendiğinde mi?
Damak tadı değiştiğinde mi?
Bilinçli bir şekilde bilincini yitirmesine yol açacak keyifli sarhoşluklar yaşadığında mı?
Hayattaki en büyük yumruğun kendisininki olmadığını, istediği pek çok şeyin hayal olarak kalacağını fark ettiğinde mi?
Kendi tohumunu kucağına alıp anne babayı ilk kez gerçekten anladığında ve artık çok geç olduğunda mı?
Ebeveynler sonsuzluğa göç edip başrolü kendisine bıraktığında ve yalnız ve çaresiz hissettiğinde mi?
Hepsi... Ama dahası var...
Bir insan büyüdüğünü, 'bırakabildiğinde' tam anlamıyla anlamıştır.
'Günah'diye tabaktaki yemeği sıyırmak yerine, fazla yemenin vücuduna günah olduğunu anladığında büyümüştür.
Kendisini öldüren bir alışkanlığı sonsuza kadar bırakabildiğinde büyümüştür.
'Ya hepsi ya hiç' diyerek tüm birikimini kumar masasına bırakmak yerine, 'Bugün bu kadar kaybetmeyi seçiyorum' deyip masadaki yerini bıraktığında büyümüştür.
Yarısına geldiği kitabı inatla bitirmeye çalışmak yerine, daha okunacak nice değerli kitap olduğunu anlayıp elindekini bir kenara bıraktığında büyümüştür.
Tıkanan ve kendisini zehirlemeye başlayan bir kariyeri, çevresinde 'Sen aptal mısın, macera mı arıyorsun?' diyen onlarca kişiye rağmen bırakıp bir sahil kasabasına yürüdüğünde büyümüştür.
Baskıcı eşine 'Çocuklarım uğruna katlanmalıyım.
Hem belki değişir, bir fırsat vereyim' demediğinde, kendisine 'Alışıldık hapishanesinde kalmak için' yeni bahaneler yaratmayıp mevcut evliliği geride bıraktığında çoktan büyümüştür.
İki adam gezmeye çıkmışlar.
Biri, kendisinden alışveriş eşyasını pazardan eve kadar taşımasını isteyen bir yaşlıyı kıramamış. Tabii yarım günlerini harcamak zorunda kalmışlar. Fileleri gönüllü taşıyan adamın gıkı çıkmasa da, arkadaşı bütün gün söylenmiş. 'Niye taşıdın şunu? Zaten az zamanımız vardı. Heykelini mi dikecekler, salak!' Yardımsever adam, iş bittikten bir saat sonra bile halen söylenmeyi bırakmayan arkadaşına dönüp sevecenlikle gülümsemiş. 'Ben hala o fileleri taşımıyorum kardeşim. Ya sen?' Hayatın çok acımasız bir şaka anlayışı var. Her şey döngüler halinde... Hep sahip olmaya çalışıyor, biriktiriyoruz.
Tutmayı becerebilmek bir ömür sürse de, bırakmayı öğrenebilmek için bazen o ömür de yetmiyor.
Sahip olma tuzağı, tüketim nesnelerinden zincirli ilişkilere kadar yaşamın her alanında bize sahip oluyor.
Aslında hiçbir şeyin sahibi değiliz. Çünkü ancak bırakabilen kişi sahiptir. Kaybetme korkusu ile hareket eden hep kaybeder. Eşyanın tabiatı gereği...
Çünkü kaybetmekten korkuyorsan, sana rızkını veren yüce bir güçten şüpheye düşüyorsun, demektir. Teslim olmuyorsun. Teslim ol.
Bırak ve sahip ol...
Hem de her şeye!

Yazarın pazarlamayla sınavı

Son verdiğim röportajlardan birinde, röportajı yapan arkadaşım, bana önceden sormayı planladığı soruları verdi. Bunlardan biri, gerçekçi olmasına rağmen rahatsız edici bir soruydu.
Neden gerçekçi ve aynı zamanda rahatsız edici peki?
Soru şuydu:
Bu kitabınızı insanlar neden satın alsın ve okusun?
Cevap basitti:
- Bilmiyorum.
Neden mi? Bir yazarın kendisine ve yaptığı işe karşı yabancılaşmasını sağlayacak bir soru bu. Sonra devam ettim:
- Bir çiçek, kendisine 'Bir arı neden bana konsun ki?' diye sorabilir mi? Hatta sormalı mı? Çiçeğin doğasıdır, açmak. Elinden gelen budur. Açmamak gibi bir seçeneğe hiç sahip olmamıştır ki bunu düşünsün, hesaplasın...
Hiçbir çiçek, rengarenk açarken, mis gibi kokarken, fıtratının gereğini göğsünü gere gere sergilerken bunu düşünemez ki... Çiçeğin nasıl satılacağı, çiçeğin değil çiçekçinin işidir. Yazmamak da bir yazarın elinde midir ki? Hoş, yazmayabiliyorsa yazmamalı da bence... Sonuçta, kitabını satmak yazarın değil, yayıncının, tanıtmak reklamcının işidir. Herkes işini yapmalı.
Ne yazık ki ülkemizde kitap okuyanlar sadece eli kalem tutanlar olduğu için, her iyi okurun gönlünde bir kitap bastırma hayali vardır.
Bu hırs, bir yazar enflasyonuna sebep oluyor.
Bunca - üstüne para vermeye hevesli- yazar adayı varken telif ücreti bile almıyor, kitabınızı yayınlattığınıza şükrediyorsunuz.
Ve tabi ki kitabınızı da satmak, yayıncının değil bizzat sizin işiniz oluyor. Hatta bu işe kitabı tasarlarken başlamanız gerekiyor. Tüccar kafasıyla, satış amacıyla yazılan kitaplar da tecavüz bebeklerine benziyor.
O zavallıların da iki kulağı bir burnu var ama sevgi yok, tat yok, üzerlerinde bir yatırım yok. Ne yazık!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
GÜNÜN YAZARLARI
BİZE ULAŞIN