• BUGÜNKÜ YENİ ASIR
  • Namaz Vakitleri
  • VavTv Canlı Yayın
Konuşamamak üzerine küçük bir not

AYSUN METE

Konuşamamak üzerine küçük bir not

Tüm yazıları
Giriş Tarihi: 10 Ocak 2026

Duygularımızı ifade edememenin, uzun vadede hem ağır hastalıklarla hem de erken ölüm riskiyle bağlantılı olabileceğini biliyor muydunuz?
Bu cümleyi ilk duyduğumda biraz abartılı bulmuştum. Sonra üzerinde epey düşündüm. Mesela "iyi misin?" sorusuna kaç kez refleksle "iyiyim" dediğimi fark ettim. İşte o an, cümleyle aramdaki mesafe kapandı. "İyiyim" dediğimiz anla gerçekten iyi olduğumuz an, çoğu zaman aynı yerde durmuyor.
Hatta bazen bunun bir nezaket kuralı olduğunu düşünüyorum.
Gerçekten nasıl olduğumuz sorulmuyor da sadece bir konu açılsın ya da konuşma başlasın niyetiyle soruluyor gibi. Cevap beklenmediği için de fazla detaya girmiyoruz tabi. Kimsenin ajandasını bozmaya gerek yok.

DUYGULAR
Psikologlar bu durumu duygusal bastırma olarak tanımlıyor. Araştırmalar, duygularını düzenli olarak bastıran kişilerin zamanla kaygı, depresyon ve psikolojik rahatsızlıklara daha yatkın olduğunu söylüyor. Çünkü zihin susmayı öğrenebiliyor; ama beden öğrenmiyor. Zihin "idare ediyorum" diyor; beden ise gerilimle, ağrıyla, hastalıkla yanıt veriyor.
Sustuklarımızı beden bir şekilde konuşuyor. Düşünüyorum da Toplumumuz bize susmayı çok erken öğretmiş. Sessiz çocuk "terbiyeli" az konuşan "olgun", derdini içine atan "güçlü" sayılmış her zaman. Daha ilkokuldayken susmanın madalyasını takmışız biz. Sonra büyüyünce de o madalyayı çıkaramamışız, çünkü kelimenin tam anlamıyla boynumuza yapışmış kalmış! Oysa duygular kolay kaybolmuyor. Keşke kaybolsalar. Ama hayır, sadece yer değiştiriyorlar.
Söylenmeyen söz midemize taş gibi oturuyor. Bastırılan öfke omuzlarımıza yerleşiyor. Yutulan cümleler kalbimizde ağırlık yapıyor. Beden dediğimiz şey, bizimle inatlaşan bir arşiv gibi. "Unuttum" dediklerimizi özenle saklıyor. Sonra hatırlatmak üzere depolayıp bekletiyor! Nörobilimi araştırdım biraz, o da bunu doğruluyor. Beyin, ifade edilemeyen duyguları bir tür tehdit olarak algılıyormuş. Tehdit algısı uzun süre devam edince sinir sistemine rahat vermiyor, hiç dinlenemiyor. Sürekli tetikte olmak da insanı fark ettirmeden yavaş yavaş tüketiyor.

KABUSLAR...
Bankada yoğun çalıştığım dönemleri hatırlıyorum da... Kabus gibiydi! Herkes meşgul, herkes yorgun, herkes hep "sonra konuşuruz" modundaydı her an. O "sonra" hiç gelmedi ama içimde birikenler düzenli bir mesai yaptı inanın. Hiç geç kalmadılar, hiç izin almadılar!
İşte tam o zamanlarda migrenim başladı. Dışarıdan bakınca son derece "normal" görünen bir çalışma hayatıydı bu. Düzenli saatler, sorumluluklar, takvimler, hedefler. Ama içten içe, sessiz bir düşman gibi beni tükettiğini fark etmem çok zaman aldı. Başlarda sadece bir baş ağrısı sandım. Sonra migren teşhisi kondu. Bir sürü farklı tedavi uygulaması vs. derken. Bir süre sonra iki günde bir gözümü hastanede açar oldum. İşin tuhafı, zamanla ağrı kesiciler de işe yaramaz hale geldi. Sanki bedenim artık ilaçla ikna olmuyordu. Hep daha fazla diyordu. O dönem şunu hissettiğimi çok net hatırlıyorum: Beynim bana iki seçenek sunuyordu. Ya durup dinleyecektim, ya da beni dinlemeye zorlayacaktı. Çünkü zihin susmayı öğrenebiliyor; ama beden öğrenmiyor gerçekten de. Belli ki benim bedenim de, sustuklarımı bu yolla anlatmaya karar vermişti. İlişkilerde de tablo çok farklı değil. Bazılarımız sinirlenince kapıyı çarpıp gider. Bazılarımız kapıyı çarpmaz ama içerideki bütün eşyaları devirir. Dışarıdan bakınca sessizlik vardır; içerideyse tam bir gürültü. Psikologlar buna gecikmiş kopuş diyor. İlişkileri düşünün, onlar bitmeden önce uzun süre konuşmamış oluyoruz aslında.
En çok da anlatamayanlar yoruluyor. Paragraflar dolusu hissedip tek kelime edemeyenler. Garip olan şu: Konuşmayı bilmeyen bir toplum da değiliz.
Aksine, çok konuşuyoruz. Ama gerçekten kırıldığımız yeri, utandığımız duyguyu, "burada canım yandı" dediğimiz anları ifade etmekte acemiyiz. Güçlü görünmekle sessiz kalmayı sık sık karıştırıyoruz sanki. Oysa güçlü olmak, her şeyi yutmak değil. Bazen sadece "bu bana iyi gelmedi" diyebilmek. Bazen "burada kırıldım" demek. Bazen de "iyi değilim" cümlesini süslememek.
İskandinav ülkelerine yaptığım seyahatlerde dikkatimi çeken bir şey olmuştu. İnsanlar az konuşuyor ama susarak biriktirmiyorlar. Sessizlik, bastırılmıştık değil; gereksiz fazlalıktan arınmışlık gibi duruyor. Söylenmesi gerekeni erteliyorlar ama yutmuyorlar.

AZ KELİME
Kısa, net, süssüz cümlelerle ifade ediyorlar kendilerini:
"Buna gücüm yok."
"Burada zorlandım."
"Bunu istemiyorum."
Bu cümleler kaba değil, soğuk hiç değil. Aksine, sınırları olan bir nezaket barındırıyor.
Kimse duygusunu dramatize etmiyor ama kimse onu saklamak zorunda da hissetmiyor.
Konuşmak bir savunma değil; bir ihtiyaç kadar doğal. Belki de mesele az konuşmak değil, doğru yerde durmak. Orada susmak, bastırmak anlamına gelmiyor. Sessizlik, insanın kendine karşı dürüst olabildiği bir alan. O yüzden bedenler bu kadar yük taşımıyor; omuzlar, mide, çene bu kadar gergin değil. Çünkü ifade edilmemiş cümleler dolaşımda kalmıyor. Bu yaklaşım gündelik hayatı da değiştiriyor. İlişkilerde beklentiler daha erken konuşuluyor, sınırlar daha baştan çiziliyor. Kimse her şeye yetmek zorunda değil. Yorulmak bir zayıflık, vazgeçmek bir ayıp sayılmıyor. "Yapamıyorum" demek, ilişkiyi bozmak değil; onu daha gerçek kılmak gibi görülüyor. Belki de bu yüzden orada insanlar daha az konuşuyor ama daha az taşıyor. Az kelime, çok yük değil. Tam tersine: az kelime, hafif bir hayat.

HAYATTA KALMA
Belki mesele coğrafya değil; belki sadece, kendimize ne kadar erken dürüst olabildiğimiz. Bu arada her şeyi herkese anlatmak zorunda değiliz elbette.
Ama kendimize karşı bu kadar ketum olmanın bedeli ağır olabiliyor demek istiyorum. İnsan en çok, söyleyemediği cümlelerden yoruluyor çünkü. Yaşam koçları sık sık şunu soruyor: "Hayatında seni en çok yoran şey ne?" Cevap çoğu zaman yaşananlar olmuyor. Söylenmeyenler oluyor. Belki hayatta kalmak dediğimiz şey, sadece nefes alıp vermekten ibaret değildir. Belki arada bir, içimizdekileri dışarı çıkarabilmekle ilgilidir. Konuşmak bazen terapi, yazmak bazen ilaç, bazen de sadece dürüst bir cümle, düşündüğümüzden daha güçlüdür. Sadece kendimizi ifade edemediğimiz için zarar görme ihtimalimiz varsa, konuşmayı denemek; en azından ---kendimizle ---ciddi bir hayatta kalma becerisi sayılabilir. Dilerim bu yazı, susmanın erdem değil; bazen sadece bir alışkanlık olduğunu hatırlatır. Hepimize, kendimizi ifade edebildiğimiz kadar sağlıklı, taşıdıklarımızı paylaştığımız kadar hafif bir hayat diliyorum.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.