• BUGÜNKÜ YENİ ASIR
  • Namaz Vakitleri
  • VavTv Canlı Yayın
Kimse açık açık konuşmuyor

AYSUN METE

Kimse açık açık konuşmuyor

Tüm yazıları
Giriş Tarihi: 14 Mart 2026

Zamanla şunu fark etmeye başladım: Bazı insanların yanında bir şeyleri yapmak istiyormuş gibi değil, yapmak zorundaymışım gibi hissediyordum. Kimse açıkça "bunu yapmalısın" demiyordu ama o ortamda görünmeyen bir beklenti vardı. Ve zamanla o beklenti içime yerleşti. Bu, açık bir talep değildi; daha çok sessiz bir yönlendirmeydi. Bir bakış, bir suskunluk, bir hayal kırıklığı ihtimali... Hepsi yeterliydi. Sonra daha rahatsız edici bir gerçeği fark ettim. Bu hissi ilk kez dış dünyada değil, kendi ailemin içinde öğrenmiştim. Çocukken uyum sağlamak bir tercih değildir. Kabul edilmek, özgür olmaktan daha önceliklidir. Bir çocuk için sevgi çoğu zaman koşulludur ama bu açıkça söylenmez. Sadece hissedilir. "Sorun çıkarma." "Anlayışlı ol." "Güçlü ol." Bu cümleler belki hiç kurulmaz ama atmosferde dolaşır. Zamanla aile içinde roller oluşur. Birisi ortamı yumuşatandır. Birisi anlayandır. Birisi her şeyi idare edendir. Birisi sessiz kalandır.

KENDİ OLMAYA ÇALIŞMAK
Ben de uzun süre veren tarafta olduğumu fark ettim. Vererek ilişkiyi koruduğumu düşündüm. Vererek bağı güçlendirdiğimi... Vererek sevildiğimi... Ama sonra şu gerçekle karşılaştım: Sürekli veren biri olduğunda, verdiğin şey zamanla jest olmaktan çıkıyor, bir norm haline geliyor. Ve norm haline gelen şeyler görünmez olur. Yaptıkların takdir edilmez, hep tekrarı beklenir. Ta ki bir gün durana kadar. Ve o gün, ilginç bir şey olur. O ana kadar yaptığın her şey birdenbire silinir. Verdiğin zaman değil, vermediğin zaman hatırlanırsın. Bir anda değişen sen olursun. "Eskisi gibi değilsin." "Mesafelisin." "Artık eskisi kadar anlayışlı değilsin." Oysa belki ilk kez kendin oluyorsundur.

DENGELER DEĞİŞİYOR
Bu durum sadece benim hikâyem değil. Pek çok ailede görünmeyen sözleşmeler vardır. Kimse açıkça söylemez ama herkes bilir: Sen güçlü olacaksın. Sen idare edeceksin. Sen sorun çıkarmayacaksın. Kimse bu anlaşmaları imzalamaz ama hep uygulanır. Örneğin, aile içinde herkesin sorunlarını dinleyen ama kendi duygularını paylaşmayan kişi, genellikle o rolü seçmez;o role yerleştirilir. Ve bir gün o kişi yorgun olduğunu söylediğinde şaşkınlık oluşur. Psikolojide ilişkilerde denge kurma eğilimi diye bișey var . Her sistem kendi düzenini oluşturur. Eğer sen sürekli veren taraftaysan, ilişki senin vermene göre çalışır. Bir gün durduğunda ise sistem sarsılır. Ve sistem kendini korumak ister. Bu yüzden sınır koyduğunda tepki gelir. Çünkü sorun sınır değildir. Sorun, dengenin değişmesidir.

ZORUNLULUK VE SADAKAT
Burada başka bir karışıklık daha var: Zorunluluk ile sadakati sıklıkla karıştırırız. Uzun süre bir şeyleri yapmak, bağlılık gibi hissedilebilir. "Bunu yapıyorum çünkü seviyorum" deriz. Oysa bazen bu, kaybetme korkusunun yarattığı bir uyumdur sadece. Bağlılık bir seçim. Zorunluluk ise çoğu zaman korku. Birçok ailede sadakat, fedakârlıkla ölçülüyor. Ama sadakat ile kendini silmek , yok saymak aynı şey değil. Olmamalı. Özetle; Bazı ilişkilerde sevildiğimiz için değil, işe yaradığımız için değer görürüz. Anlayışlı olduğumuz sürece... Çözdüğümüz sürece... Taşıdığımız sürece... Rol sürdüğü sürece bağ sürer. Rol ortadan kalktığında ilişkimiz sarsılır. Bu yüzden vermeyi bırakmak, ilişkiyi kaybetmek gibi hissettirebilir. Ve sonra suçluluk gelir. Çünkü zihin uzun süre şunu öğrenmiştir: Vermezsen kötü olursun. Sınır koymak ihanet gibi hissedilir. Bu yüzden özgürlük bile bazen huzur değil, rahatsızlık yaratır. Zamanla veren kişi olmak bir kimliğe de dönüşebilir. "Ben böyleyim." Ve bir gün değişmek istediğimizde, mesele sadece ilişki değildir. Kimlik sarsılır. "Ben kimim?" Kültür de bu döngüyü besleyebilir. Bazı toplumlarda uyum erdemdir. Fedakârlık değerli görülür. Bireysellik riskli sayılır. Bizim kültürümüz bunun en güzel örneği. Bu da zorunluluk hissini normalleştirir. Dışarıdan bakıldığında sürekli veren kişiler sakin görünür. Ama çoğu zaman içeride sessiz bir öfke birikir. Ve Sonunda bu öfke patlama olarak değil, bir uzaklaşma olarak ortaya çıkar. Belki de asıl mesele şudur: Yakınlık ile özgürlük arasındaki denge.

GERÇEK YAKINLIK
Gerçek yakınlık, ne tamamen kendinden vazgeçmek ne de tamamen mesafe koymaktır. Ama zorunluluk hissi bu dengeyi bozuyor. Ve bir noktada, vermeyi bırakmak bir kopuş değil...bir cesaret haline geliyor. Çünkü artık rol değil, gerçek benlik ortaya çıkıyor. Belki de hayatımızın en sessiz ama en güçlü dönüşümü, bir gün vermeyi bırakabildiğimiz anda başlar. Çünkü o an sadece bir davranış değişmiyor; yıllardır bizi ayakta tutan ama aynı zamanda sınırlayan görünmez düzen de sarsılıyor. İlk kez rol değil, gerçek benlik konuşmaya başlıyor. İlk kez bağ, uyumdan değil özgürlükten test ediliyor, Ve belki de o zaman anlıyoruz ki: Sevgi, zorunda hissettiğimiz yerde değil, seçebildiğimiz yerde büyür. Gerçek yakınlık, fedakârlıkla değil, özgürlükle mümkün olur. Çünkü bir ilişkiyi ayakta tutan şey sürekli vermek değil... verip vermemeyi seçebilme hakkının varlığıdır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.