Zihninizin arka tarafında sürekli çalışan görünmez bir alarm vardır. Sanki birazdan kötü bir şey olacakmış gibi. Sanki gevşerseniz hazırlıksız yakalanacakmışsınız gibi. İnsanlar buna çoğu zaman "çok düşünmek" diyor. Oysa mesele çoğu zaman düşünmek değil. Bedenin yıllardır nöbet tutuyor olması. Bunu en çok Londra'ya taşındığım yıllarda fark ettim. Farklı bir ülkede yaşamak bazen sadece yeni bir kültürü değil, kendinizi de yeniden tanımanızı sağlıyor. İlk zamanlar insanların tartışırken bile seslerini yükseltmemesine şaşırıyordum. Bana mesafeli geliyorlar sanıyordum. Sonra fark ettim ki bazen sessizlik, güvenin dilidir. Ve insan güvenli ortamlarda yaşamaya başladıkça beden de yavaş yavaş bunu öğreniyor. Kolay olmuyor. Bir gecede de olmuyor. Ama öğreniyor.
DENEYIMLER
Çünkü beden de tıpkı bizim gibi yeni deneyimlerle yeniden eğitilebiliyor. Bilim insanı Stephen Porges, geliştirdiği Polivagal Teori'nde tam da bunu anlatıyor. Sinir sistemimiz yalnızca bugünü değerlendirmiyor. Geçmiş deneyimlerden kendine görünmez bir güvenlik haritası çıkarıyor. Bu yüzden zihnimiz, "Her şey yolunda." derken... Bedenimiz, "Emin misin?" diye sorabiliyor. Aslında bedenimiz bize karşı çıkmıyor. Sadece yıllarca öğrendiği görevi yerine getiriyor. Bunu anlatırken aklıma hep çok basit bir örnek geliyor. Evinizde bir yangın alarmı olduğunu düşünün. Bir gece gerçekten yangın çıkıyor. Alarm çalıyor. Sizi uyandırıyor. Belki de hayatınızı kurtarıyor. Fakat sonrasında alarmın ayarı bozuluyor. Artık sadece yangında değil... Tost yaparken de çalıyor. Çaydanlıktan çıkan buharda da... Fırını açınca da... Siz de "Bu alarm bozulmuş." diyorsunuz. Oysa belki de bozulmadı. Bir zamanlar sizi kurtardığı için artık fazlasıyla hassas çalışıyor. Hipervijilans tam olarak budur. Bedeniniz bozuk değildir. Alarmınız çok hassastır. Çünkü bir zamanlar bu hassasiyet sizi hayatta tuttu. Bu yazıyı yazarken kendime uzun uzun baktım. Telefonlara... Kapılara... Hastane koridorlarına... Kaybettiklerime... Ve yıllardır anlam veremediğim o tetikte olma hâline... Sonra fark ettim ki bu hikâye yalnızca bana ait değil. Eminim siz de kendi hayatınızda buna benzeyen anlar yaşadınız. Belki telefon sesi değildir sizin alarmınız. Belki bir parfüm kokusudur. Belki bir hastane kokusu. Belki yüksek ses. Belki yalnızlık. Belki de sadece "Nasılsın?" sorusudur. Çünkü her bedenin hafızası farklıdır. Şimdi size küçük bir soru sormak istiyorum. Telefon geç çaldığında aklınıza gelen ilk düşünce nedir? Birisi sesini yükselttiğinde gerçekten bugünü mü yaşıyorsunuz... Yoksa yıllar önce yaşadığınız başka bir günü mü? Kapı sert kapandığında sadece sesi mi duyuyorsunuz... Yoksa geçmişiniz de sizinle birlikte o odaya mı giriyor? Belki de yıllardır anlam veremediğiniz bazı tepkilerinizin cevabı tam burada saklıdır. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum. Hipervijilans tek bir olaydan doğmuyor. Çocukluk... Aile... Kayıplar... Hastaneler... İlişkiler... Hayal kırıklıkları... Tekrarlayan acılar... Hepsi sinir sistemimizin hafızasında görünmez izler bırakıyor. Beynimiz bazı anıları unutuyor. Ama beden... Onun görevi unutmak değil. Korunmak. Belki de yıllardır kendimize yanlış cümleleri kuruyoruz. "Ben çok evhamlıyım." "Ben fazla hassasım." "Her şeyi kafama takıyorum. "Ya bunların hiçbiri doğru değilse? Ya bedeniniz sadece yıllar önce verdiği sözü tutuyorsa? "Bir daha seni hazırlıksız yakalatmayacağım." İşte bu yüzden telefon çaldığında irkiliyorsunuz. Kapı sert kapanınca geriliyorsunuz. Birinin sesi değişince kalbiniz hızlanıyor. Çünkü bedeniniz size ihanet etmiyor. Size sadık kalıyor. Ve belki de bugün, yıllardır hiç söylemediğiniz o cümleyi söylemenin zamanı gelmiştir. "Teşekkür ederim... Beni bugüne kadar korudun.
İHANET YOK
Hayatta kalmam için elinden geleni yaptın. Ama artık tehlike geçti. Artık her telefon kötü haber getirmiyor. Her yükselen ses kavga anlamına gelmiyor. Her kapanan kapının ardında öfke yok. Artık güvendeyiz." Belki de iyileşmek, geçmişi unutmak değildir. İyileşmek; bedenimize, savaşın bittiğini sabırla ve şefkatle anlatabilmektir. Çünkü hayatta kurduğumuz en uzun ilişki, kendi bedenimizle kurduğumuz ilişkidir. Ve o ilişkiyi değiştirebildiğimiz gün, sadece zihnimiz değil, bedenimiz de nihayet derin bir nefes alacaktır. Çünkü hayır... Bedenimiz bize ihanet etmiyor.
