Birbiri ardına gelen makroekonomik veriler küresel krizin neden olduğu durgunluk sürecinin büyük oranda sonlanmak üzere olduğunu gösteriyor. Toparlanma için gösterilen olağanüstü çabalar olmasa idi, çok büyük olasılıkla durgunluk "depresyona" dönüşecekti. O takdirde kriz işin içinden çıkılmaz bir hal alacaktı. Neyse ki dünya ekonomisi uçurumun kenarından döndü diyebiliriz.
Ekonomi yönetimleri kriz sayesinde bazı gerçeklerle de yüzleşme imkanı buldu. Bu gerçeklerin başında hem reel sektörde hem de mali sektörde "gevşek düzenlemelerin" bir fayda getirmediği hatta deformasyona neden olduğu sonucu geliyor. Hükümetler krizin etkilerinin azaldığı bir ortamda yeni düzenlemelere hazırlanıyorlar. Güçlendirilecek hukuki zemin ile "etkin denetim" de ön plana çıkıyor.
LOKOMOTİF KİM?
İkinci gerçek ise, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ayrımının gelişmekte olan ülkeler lehine dönmüş olması. Ekonomik açıdan 2000'in başlarına kadar süren gelişmiş ülke hegemonyası şimdilik zayıflamış görünüyor. IMF verilerine göre, 2010'da gelişmiş ülkeler yüzde 2.1, gelişmekte olan ülkeler ise ortalama yüzde 6 büyüyecekler. Dünya ortalaması ise yüzde 3.9. Önümüzdeki yılda da gelişmekte olan ülkelerin avantajlı konumu değişmiyor. Gelişmekte olan ülkeler yüzde 6.3 büyürken, gelişmiş ülkeler sadece yüzde 2.4 büyüyebilecekler.
Dış ticaret verileri de dış talep üzerinde gelişmekte olan ülkelerin ağırlığının olacağını gösteriyor. 2010 yılında gelişmekte olan ülkeler ithalat hacimlerini yüzde 6.5, ihracatlarını ise yüzde 5.4 yükseltecekler. 2011 yılında artış trendi gelişmekte olan ülkelerin lehine yükselerek devam edecek. Özetlediğimiz ikinci gerçeğin sonucu olarak şu tespiti yapabiliriz. Küresel ekonominin lokomotifi artık gelişmiş ülkeler değil gelişmekte olan ülkeler olacak.
Tüm ülkeler için olmazsa olmaz bir koşul niteliğinde olan üçüncü gerçeğe gelelim.. Küresel düzeyde finansal sektör reformunun biran önce gündeme alınması gerekiyor. Özellikle bankacılık kesiminin mali açıdan güçlendirilmesi, taşıdıkları risklere göre yeterli sermaye yapısına sahip olmaları sağlanmalı. Hedge fonlar gibi deyim yerinde ise ortalıkta cirit atan kurumsal yatırımcıların düzenlemeler ile belli bir çerçeve içine alınmaları da gündemdeki diğer bir konu. Diğer taraftan, piyasalarda yapılan işlemlerin şeffaflık içinde olması, şirket bilançolarının gerçekleri yansıtacak şekilde denetime tabi olması küçük yatırımcıların korunması açısından önem taşıyor.
UYUMLU POLİTİKALAR
Yüzleşeceğimiz dördüncü gerçek ise birçok ülkede yapısal reformların yapılması. İşgücü ve üretim sektörlerindeki reformlar sürdürülebilir ve güçlü büyümede etkili olacak. 2003-2007 yıllarında coşan küresel ekonomiler yüksek büyüme oranları yakaladıkları böylesine uygun koşullarda bile işsizlik sorununa çözüm üretememişlerdi. Dolayısıyla, rakamsal büyümeden öte yeni kaynaklardan sağlanan büyüme reformlarla beraber işsizliğe çözüm üretebilecek. Yeni kaynaklar derken tüketim ve yatırımların dürtülmesiyle ön plana çıkan özel talep cephesini kastediyoruz.
Küresel krizden çok dersler çıkaracağız, uzun süre bir dizi gerçekle yüzleşeceğiz. Biz şimdilik beşinci gerçek ile yazımızı bitirelim. Dışsal gelişmelerle uyumlu iktisadi politikalar belirlenmeli, özellikle para ve kur politikalarının dışsal şokları absorbe edici patika üzerinde uygulanmalı.
2009 kriz ve krizden çıkış, 2010 yılı da toparlanma yılı olarak kabul ediliyor. Yabancı basından takip ettiğimiz kadarıyla, Davos'da konuşan bazı büyük aktörler 2010'dan ciddi kaygılar duyuyorlar. Nedeni ise önlemlerin geri çekilmesi durumunda küresel ekonomilerin nasıl bir performans göstereceği. İşte krizle beraber ortaya çıkan gerçeklerle siyasi ve iktisadi otoriteler yüzleşir ve çözüm yolları üretirlerse 2010 yılını daha kolay atlatabiliriz.
