Christopher Nolan... Eleştirilmesi teklif dahi edilemeyecek yeni çağın süper yönetmeni. Pardon... Benim değil, bu çağın. Ben masallarla ve sinemanın büyüsüyle bu yaşıma gelmiş bir çocuğum. Bu yüzden kahramanları önemserim. Üzerlerine titrerim. Çünkü kahramanlar yalnızca bir karakter değildir; onları sahiplenen toplumun ortak hafızasıdır. Kahramanları yıpratmak bazen sadece o karakteri değil, ona inanan dünyayı da yıpratır. Zamanla olan derdi hiç bitmeyecek gibi görünen Sir Christopher Nolan'ın bir başka takıntısı daha var: Kahramanların içini boşaltmak. Sağ gösterip sol vurmayı, kahraman filmlerinde kötünün tarafını anlatmayı seviyor. Batman üçlemesinde de bunu yaptı. Aslında Batman'dan çok Joker'i ve Bane'i izledik. Üstelik kötü filmler de değildi; hatta karakter çözümlemeleri açısından oldukça başarılıydılar. Ama bir süper kahraman filminden çok, kötülüğün anatomisini anlatıyorlardı. Son günlerin en çok konuşulan filmi The Odyssey de bu geleneği bozmuyor. Nolan, hem doğrusal olmayan anlatımıyla hikâyeyi kendine özgü biçimde "Nolanize" ediyor hem de destanın kahramanlarını çoğu zaman kahramanlıklarıyla değil, korkuları ve kaçışlarıyla hatırlatıyor. Başıma bir şey gelmeyecekse... Filmi hiç beğenmedim. Bunu söyleyebilen az sayıdaki kişi sosyal medyada fena dayak yiyor da, o bakımdan... Film, hem Homeros'un eserine yaklaşımı hem de oyuncu seçimleri nedeniyle çok tartışıldı. Ben cinsiyet değiştiren ya da etnik köken tartışmalarına girmeyeceğim. Zaten bu karakterlerin ekrandaki süreleri oldukça kısa. Belli ki yan rollerde yaratılan tartışmalar filmin tanıtım stratejisinin de bir parçasıydı ve doğrusu bunda başarılı olundu. Benim asıl sorunum başrol seçimleriyle. Matt Damon çok iyi bir oyuncu olabilir ama yıllarca denizlerde sürüklenmiş, tanrıların gazabına uğramış Odysseus'un ağırlığını taşıyamıyor. Aynı şekilde Tom Holland da Telemakhos'un büyümek zorunda kalan genç savaşçı hissini vermekte zorlanıyor. İkisini de izlerken karakterleri değil, oyuncuları gördüm.
GERÇEKÇİ BİR DİL
Nolan, mitolojik ve masalsı bir öyküyü mümkün olduğunca gerçekçi bir dille anlatmayı tercih etmiş. Destanı destan gibi değil, adeta bir savaş belgeseli gibi kuruyor. Buna elbette saygı duyulabilir; sonuçta anlatıcı o. Ama ben tam da bu yüzden sevmedim filmi. Ben sinemaya film izlemek için gidiyorum. Belgesel izlemek istesem evde de açarım. Üstelik bir destan için epik sahnelerin de oldukça uzağında dolaşıyor film. Nolan'ın önceki yapıtlarını düşündüğümüzde hafızaya kazınan görüntüler hemen belirir. Inception'daki kendi üzerine katlanan şehir... Interstellar'daki su gezegeni ya da kütüphane sahnelerinin şiirselliği... Üzgünüm ama bu filmden aklımda kalan tek bir ikonik kare bile yok.
HEYECAN ÇOK AZ
Peki ya duygu? Heyecan çok az. Aşka dair neredeyse hiçbir şey hissetmiyoruz. Gözleri yaşartacak tek bir sahne yok. Filmin baştan sona hâkim duygusu depresyon. Homeros'un destanındaki kibri yüzünden bedel ödeyen Odysseus yerine, savaş sonrası travması yaşayan bir gaziyi izliyoruz. Her şeyin çözüme ulaştığı son yirmi dakikalık bölüm ise karanlık görüntü tercihleri ve kamera kullanımı nedeniyle zaman zaman takip edilmesi güç bir hâl alıyor. Filmin hiç mi iyi yanı yok? Var. Ludwig Göransson'un Antik Yunan çalgılarını yeniden ürettirerek kullandığı müzik anlayışı ve olağanüstü ses tasarımı gerçekten alkışı hak ediyor. Bana göre filmin ödülü hak eden tek tarafı da bu. Bütün bu eleştirilerime rağmen, sinemanın can çekiştiği bir dönemde salonları yeniden hınca hınç doldurabilmek başlı başına büyük bir başarı. Bu yüzden Christopher Nolan'ı ve özellikle pazarlama ekibini ayrıca kutlamak gerekiyor. Sonuçta on yıl sonra evine dönen Odysseus, belki de altı yıl sonra sinema seyircisini yeniden salonlara döndürmeyi başardı.
