Sene 2002. O zamanlar henüz 9 yaşındaydım. Maçlar Kore ve Japonya'da oynandığı için sabah saatlerinde oluyordu. Hiç unutmam öğlenci olduğum için Türkiye-Brezilya maçı sırasında okula doğru yürüyordum. Hasan Şaş'ın attığı golü önünden geçtiğim bir bakkaldaki televizyondan görmüştüm. Ve o an yeri bile titretecek bir uğuldamayla tanıyan tanımayan herkes birbirine sarıldı.
Dünya Kupası'nın yarattığı hava her zaman farklıdır. 2002'den beri uzaktan izlesek de o duyguyu alırız. Küçüklerin beklediği bayram gibidir biraz da aslında. Maç öncesi basın toplantısında Arda Güler'e bununla ilgili bir soru geldi. O da 2002 Dünya Kupası'nda henüz doğmadığını anlattı. Bu bence çok acı bir olay. Bu şekilde futbolla yatıp kalkan bir ülke için çok zor bir durum.
Eminim o dönemi hatırlamayan veya görmeyen nesil beni çok anlamaz. Ama bu kez başarırsak ve ABD'de (Ki grubumuz çok iyi olacak. En az bir çeyrek final görürüz.) bu duyguyu tadınca anlayacaksınız.
OYUNU DOMİNE ETTİK
Romanya maçı kağıt üzerinde baktığımız zaman çantada keklik olarak görülüyordu.
Fakat aslında bizim için bu tarz maçlar daha zor. Bizim 'Zoru severiz' diye milletçe övünçle söylediğimiz sözdeki gibi. Tepeyi bazen çıkamayıp Everest'i aşmak gibi bizimki.
Montella kafasında belli bir futbol tarzı ve oyuncu grubu oluşturduğu için 11'i görünce çoğu kişinin aksine şaşırmadım. Maçın başından itibaren oyunu domine ettik. Fakat bir türlü duvarı aşmayı başaramadık. Ardından elmasımız yine parıldadı ve harika pasında Ferdi müthiş bitirdi. Kalan dakikalarda açıkçası rahatlayacağımız pozisyonlarda bulduk.
Ancak değerlendiremeyip ecel terleri döktük.
Şimdi salı günü Kosova ile tarihi bir finale çıkacağız. Onu da kazanıp 24 yıl sonra Dünya Kupası'na katılacağız. O zamanlar bir marş yazılmıştı. Yazımı ondan bir bölümle bitireyim: "Ne Kosta Rika ne de Çin. Ne de Sambacı Brezilya. Duysun sesimizi şimdi dünya, kulak versin yıldızla aya.
