Bu iki sözcük, İtalyanca 'toprak ana' anlamına geliyor. Dünya tarım topraklarının yüzde 0.8'i ülkemizde ve küresel tarım üretiminin de yüzde 1.29'unu gerçekleştiriyoruz. Umarım yazın son demlerini yaşadığımız bu günlerde, çıplak ayakla, toprağı ve kumsalları hissederek uzun yürüyüşler yapma imkanı bulabilenlerden olmuşsunuzdur. Çünkü, kent yaşamının tek düze, kimliksizleştirici yaşam biçiminin hızı karşısında insan, milyonlarla ifade edilen nüfus içinde giderek soyutlanıp, küreselleşmenin patolojik kimliği içinde yalnızlaşmakta... Kentsel mekanlar, yaşam biçimlerini standartlaştırırken, farklılıkları yok etmekte. Bunun en iyi örneğini yemek alışkanlıklarında görüyoruz. Fast food tarzı, hızlı yeme içme alışkanlıklarının sağlığa zararlarını bir tarafa bıraktığımızda, gastronomik yerel ekosisteminin yok olmasını sağlayarak kültürel çoraklığa yelken açıyoruz maalesef.
SLOW FOOD'UN BAŞLANGICI
İşte bu gelişmeleri protesto ederek, Slow Food ile Citta Slow yani yavaş yemek ve yavaş şehir tarzında sosyal hareketlere yol açan eylemlerin bir teorisyeni var: İtalyan Gurme Carlo Petrini'dir. 1986 yılında Roma'nın ünlü tarihi meydanı Piazza di Spagna'da bir fast food zincirinin açılmasına karşı duyduğu tepki sonrasında küçük bir grup aktivisti çevresinde toplayarak, İtalya içinde yemeklerin yavaş yenilmesi adına bir manifesto yayınlamıştı. Amaç sadece bu zincirlerin sağlığa zararlı ve hızlı tüketilen yiyecekleri yenilmemesi değil, bunlar gibi toplu üretilen ve halka sunulan yemeklere alternatif menüler sunmak olarak belirlenmişti. Şimdilerde, bu eylem 150 ülkeye dağılmış durumda ve 2000 grupta yüzbinlerce üyesi ile küçük ölçekli, sürdürülebilir yiyecek organizasyonlarının dolaşımda olduğu bir hizmet ağına sahipler. Doğal olarak da, Carlo Petrini'nin yaşadığı İtalya'nın Cuneo eyaletinin Langhe bölgesi, bu hareketin merkezi.
YERELLİĞE SAHİP ÇIKMAK
Sözü edilen manifesto, zamanla geliştirilerek küçük üreticinin ve biyoçeşitliliğin desteklendiği, tadın standartlaşması, yerel meyve ve tahılların yok olmasının önlendiği ve giderek de küreselleşmenin yok ettiği gelenekler ile yemek tüketim davranışlarının bozulmasının karşısında bir duruşu inşa eden politik kimliğe doğru evrildi. Nitekim G.Craig ve W.Parkins (2006, Slow Living, Berg, Oxford) gibi teorisyenlerin de daha sonraları vurguladığı üzere, geleneklere ve bireyselliğe dönüş anlamında global homojenleşmeye bir meydan okuma rüzgarı olarak Citta Slow'un (yavaş şehir) telaffuz edilmesi gecikmedi. Çünkü lokal yemek ve yaşam biçimleri olarak yerel kimliğin yok olduğu mekânsal topluluk şehirlerdi ya da tersten söylenecek olursa, kentlerde kümelenen insanların soluksuz bir hızla yaşam sirkülasyonuna tabi olmaları alışılageldik sofra tat ve geleneklerini yok eden asıl unsurdu. Öyleyse kentlerin yaşam dokusu yeniden yapılanmadan bir 'yavaşlama' nasıl olacak sorusu akla gelebilir. Evde geleneksel usullerle yapılan yemek ile mikrodalgada ısıtılan hazır donmuş yemeklerin arasındaki farklar ne kadar derin ise, mahalle kültüründeki herkesle merhabalaşma ile gökdelenlerdeki kutu dairelerinin kimliksiz insanlarının hayat tarzları da o kadar farklı ve derin. Bu bağlamda,'yavaşlama', felsefi açılımlar ile gastronomiden biyoçeşitlilik ve sosyal adalete, oradan da sembolik de olsa kültürel kent dokusunun demokratikleşmesine yol açan inovatif bir açılıma ve harekete yol açmış görünüyor. Ülke olarak 2030 yılında, tarımsal üretimimiz için hedefimiz 250 milyar dolarları buluyor, tarım ekonomimizin de GSYH içinde yüzde 5.04 paya ulşamasını öngörüyoruz. Bu hedeflere ulaşmak için, kendi Terra Madre'lerimizi yani ülkemize özel gıda toplulukları ağını oluşturmalı, tıpkı Carlo Petrini'nin 2004'deki, küreselleşmenin üniform zorlamasına karşı bir tepkisinden yola çıkarak Slow Food ve Citta Slow ile doğal besinleri ve yerel kent kültürünü koruyan bir global aksiyon gerçekleştirmesi gibi, Türk Tarım ekosisteminin global kültürünü inşa etmeliyiz...
