Seçim yaklaşıyor, şarkılı türkülü parti konvoyları sokakları dolduruyor. Bir cümbür, bir cemaat gidiyor hayat...
Yeni bir dönem başlayacak 12 Haziran'dan sonra... Yeni Anayasa da seçilecek bu milletvekillerinin onayına sunulacak.
Yani, bizlere temsil edecek her vekil, bizim de onayımızdan geçmek zorunda...
Gözü kapalı değil, bilinçli bir şekilde... Çünkü Türkiye değişiyor artık particilik değil, aday önemsenmeli...
***
Bu yüzden her adayın halkla birebir teması gerekiyor. Öyle seçim büroları açmakla olmuyor bu iş... Halk adayını iyi tanımalı, fikirlerini, dünya görüşünü, projelerini bilmeli...
Dahası, kendini tanıtmalı...
Öyle yüzlerce kişinin doluştuğu büroda değil; vatandaşın evinde, dükkanında, kahvehanesinde, mağazasında...
Karşı karşıya, empati kurarak... Birbirini anlayarak...
***
Böylece vatandaşın gönlü daha huzurlu olacak, vekilin de sorumluluğu ağırlaşacak.
Yani verilen sözler, havada kalmayacak.
Artık palavra, düz laflar dönemi bitti. Halkla yakınlaşan parti kazanıyor, vatandaşa dokunan aday, Meclis'e gidiyor.
***
Ak Parti, bu eksiği gördüğü için, halkla sürekli diyalog halinde... Geçen gün, tanık oldum, Kültür ve Turizm eski Bakanı Ertuğrul Günay, Pasaport'ta bir kahvede, vatandaşla sonbet ediyor, onlarla yakın temasta...
Diğer partileri henüz görmedim, onlar araba gezdiriyor! Halkın arasında değillerse zaten baştan kaybetmişler bence...
Çünkü İzmir'e "çantada keklik" mantığıyla yaklaşmak, artık akıl karı değil...
Yani ahlaksız bir politika anlayışı.
Sözün özü, vekil adayı, halkın ayağına gitmedikçe, her seçim faul bana göre...
İnsan yanını görebilmek...
Bu öyküye, bir haberin ayrıntıları peşinde koştuğum sırada rastladım. Beni çok etkiledi, sizleri de edeceğinden eminim.
Hele, insanlığımızı unutmaya başladığımız şu dönemde...
***
"Bir gece vakit geceyarısına doğru, Alama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkat çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Onun yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Anck ben buna pek aldırmadım, önemli olan o kadına yardım etmemdi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim.
Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda:
"Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunc yağmur sadece elbiselerimi degil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının başucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."
İmzadaki isim beni şok etmişti. Birkaç gün önce, hayata veda ettiğini radyodan öğrendiğim, çok sevdiğim büyük sanatçı Nat King Cole'ün eşiymiş benim yardım ettiğim kadın... Ve o son nefesini verirken, benim yardımım sayesinde eşi yanındaymış...
Benim için ne büyük onur...
O günden sonra, yardım isteyen herkese koştum, toplum baskılarına aldırmadan, bir insanı son anında mutlu etmekle insan yanımı görmüştüm çünkü..."
***
Sözün özü, hayat, bir nefes alış kadar kısa... Değeri ancak mutlu etmekle ölçülebilir.
Kin, nefret gütmeden, insan yanımızı farkedince...
GÜNÜN SÖZÜ
Kusuru kendisine söylenmeyen adam ayıbını hüner sanır.
Şirazlı Şeyh Sadi
Başarılı ve mütevazı bir genç
Deniz Altan'ı iki yıl önce tanıdım; bu şirin, gözlerinin içi gülen, sempatik genç kızla yaptığım sohbet, beni üniversite yıllarıma götürmüştü.
Tıpkı o yıllarda olduğu gibi, sanki ev arkadayşlarımla ateşli bir fikir alışverişine girmiştim.
Öylesine bilgili ve doluydu. Oysa karşımda 12 yaşında zeki, pırıl pırıl genç bir kız vardı.
Babası Sezer Bey, "Kızımla gurur duyuyorum Hürol Bey, her alanda başarılı ve mütevazi. Bugüne kadar şımardığını hiç görmedim" diyordu...
O ise bu sözler karşısında Deniz de mahçup bizi izlemişti.
***
Deniz bu yıl Gelişim Koleji'nde okuyor. Geçen yıl hatırlıyorum da, şiir, resim ve öykü yarışmalarında İzmir'de zirveyi kimseye bırakmamıştı.
Bu yıl da SBS sınavlarında Türkiye beşincisi, İzmir birincisi olmuş...
Yani küçücük yaşta ödüle, zirveye doymuyor genç Deniz... Ve yine mütevazi, sıcak, sempatik; yüreğindeki coşkuyu kontrol edecek kadar dae olgun...
Sanırım, başarısında Gelişim Koleji'nin de büyük payı var. Çünkü bir okulun eğitim politikası, her gencin doğru, gerçekçi yetişmesinde etkin rol oynuyor.
Sevgili Deniz, hep böyle kal, sürekli zirveye kovalayan ama mütevazı kalmayı başarabilen bir genç kimliğinde...
Başarılar seninle olsun.
Bir çocuğun emeğe saygısı
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu. Çocuk sordu: "Çikolatalı pasta kaç para?" "20 lira".. Çocuk cebinden çıkardığı bozuklukları saydı. Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar" "10 lira" dedi garson kız sabırsızlıkla... Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.
Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 10 lira duruyordu...
