Bir iki gün önce Londra'nın tanıdık sokaklarında yürürken, bir an durup etrafıma baktım. Her şey her zamanki gibiydi. İnsanlar bir yerlere yetişiyor, otobüsler gelip geçiyor, kafelerin önünde kahvesini içenler, telefonuyla konuşarak yürüyenler...
Sıradan bir Londra günüydü özetle. Ama nedense birden içimden şu cümle geçti: "Bir gün bütün bunları özleyecek miyim?" Bu düşünce bir süre aklımdan çıkmadı. Çünkü insan yaşarken, yaşadığı günün bir gün geçmiş olacağını pek düşünmüyor. İçinde bulunduğumuz hayat bize o kadar normal geliyor ki, onun bir gün sadece hatırladığımız bir döneme dönüşebileceğini unutuyoruz.
Oysa bugün her sabah geçtiğimiz bir sokak, içinde yaşadığımız bir ev, her gün konuştuğumuz bir insan ya da bizi zaman zaman yoran sıradan bir rutin, yıllar sonra özlediğimiz şeylerden biri olabilir. Ben bunu özellikle hayatımdan bazı insanları kaybettikten sonra daha çok düşünmeye başladım. Çünkü bazı kayıplardan sonra geçmiş yalnızca zihninizde yaşamıyor; elinizde, evinizde, çekmecelerinizde de yaşamaya devam ediyor.
CEPTEKI ANILAR...
Annem ve babam vefat ettikten sonra onlara ait bazı eşyaları aldım. Belki başkasının gözünde hiçbir özel anlamı olmayan şeyler.
Babamın arabam için aldığı kocaman bir nazar boncuğu var mesela.
Annemin sadece dışarı çıkarken yanına aldığı cüzdanı... Babamın polis kartı ve tespihi... Bunların hiçbirinin maddi değeri benim için önemli değil. Ama yanımda taşıdığımda ya da onları gördüğümde kendimi iyi hissediyorum. Çünkü artık onlar sadece birer eşya değil.
Annemden ve babamdan bana kalan küçük hatıralar. Bir eşyanın içinde bir insanın sesini, yüzünü, bir günü, bir bakışı saklamak mümkün mü bilmiyorum ama bazen bana mümkünmüş gibi geliyor.
Belki de bazı şeyleri bu yüzden atamıyoruz. Çünkü attığımız şeyin eşya olmadığını, onunla birlikte bir anının da elimizden gideceğini hissediyoruz. Bir süre önce erkek kardeşimle uzun zamandır konuştuğumuz bir şeyi gerçekleştirmek istedik. Arabayla giderken bir anda yolumuzu değiştirdik. İşimizi gücümüzü bıraktık ve ilkokulu birlikte okuduğumuz okulun önüne gittik. Çocukluğumuzun geçtiği o okula yeniden girdik. El ele tutuşup yıllar önce birlikte yürüdüğümüz merdivenlerden çıktık ve aynı merdivene oturduk. Sonra kardeşim bana baktı ve "Tam burada sana baktığı için bir adamla kavga etmiştim, hatırlıyor musun?" dedi.
İkimiz de gülmeye başladık. Bir an için yıllar ortadan kalktı. İki yetişkin insan olarak oturduğumuz o merdivende, sanki yeniden çocuk olmuştuk. Aynı okul, aynı merdiven, aynı kardeşlik... Ama biz artık aynı çocuklar değildik. O an şunu düşündüm: Bazı yerlere gerçekten geri dönebiliyoruz ama bazı anlara geri dönemiyoruz. Çünkü zaman bizi de beraberinde götürüyor.
BIZI ÖZLEMEK
Nostaljiyi sadece geçmişe duyulan özlem olarak düşünmüyorum.
Bazen özlediğimiz şey yaşadığımız hayat değil, o hayatın içindeki kendimiz oluyoruz. Daha genç olduğumuz hâlimizi, daha umutlu olduğumuz hâlimizi, henüz bazı insanları kaybetmemiş hâlimizi, henüz bazı gerçekleri öğrenmemiş hâlimizi... Annemin hayatının son dönemlerinden hafızama kazınan bir cümle var. Bana "Aysun seni çok seviyorum, canımsın sen de benim" demişti. Bu cümle hâlâ benimle. Bir de hep birlikte okuduğumuz bir duamız vardı. Şimdi o duayı her okuduğumda annemle geçirdiğimiz o son dönemler geliyor aklıma. Bazen tek bir cümle, tek bir dua insanı yıllar öncesine götürebiliyor.
İşte geçmiş böyle bir şey.
Bir fotoğrafa ihtiyacı yok. Bir kelime yetiyor. Bir şarkı, bir koku, bir eşya, bir dua... Ve bir anda yıllardır uzak olduğunu düşündüğünüz bir zamanın içinde buluyorsunuz kendinizi. Babamla ilgili hafızamda kalanlardan biri ise biraz daha farklı.
Babamın hastanede vefat ettiği gün benim doğum günümdü. Uzun süre çok sevdiğim Eylül ayına bu nedenle farklı bir duyguyla baktım.
Bir insanın hayatındaki iki çok farklı duygunun aynı güne sığabileceğini o zaman öğrendim. Bir tarafta doğum günüm, diğer tarafta babamın vedası... Zaman geçtikçe acının şekli değişiyor. İnsan unutmadığı hâlde onunla yaşamayı öğreniyor.
Ama bazı tarihler, bazı aylar, bazı kokular ve bazı cümleler hayatınızın bir yerinde hep aynı kapıyı açmaya devam ediyor. Belki de bu yüzden geçmişi tamamen geride bırakmak mümkün değil. Başka bir ülkeye taşınmak da bana bunu çok daha fazla düşündürdü. İnsan bir ülkeden başka bir ülkeye taşındığında sadece adresini değiştirmiyor. Bir dil, bir kültür, alışkanlıklar, tanıdık yüzler, sokaklar, yemekler, şarkılar ve yılların biriktirdiği küçük anılar da onunla geliyor. Ben Londra'da yaşarken bunu sık sık hissediyorum.
Bazen Türkçe duyduğum bir kelime, bazen bir yemek kokusu, bazen yıllardır dinlemediğim bir şarkı beni bir anda başka bir zamana götürüyor. Türkiye'den getirdiğim küçücük bir eşya, yıllar önce yaşanmış bir günü hatırlatıyor.
Yeni hayatın içinde eski hayatından küçük adacıklar oluşturuyorsun.
Bence bunun insana verdiği en güzel duygu şu: "Buraya geldim ama geçmişim burada bitmedi." Ama geçmişi yanında taşımakla geçmişte yaşamak aynı şey değil. Geçmişimizden güç alabiliriz. Onu hatırlayabiliriz. Bize bıraktığı insanları, duyguları ve dersleri taşıyabiliriz. Ama hayatımızı sürekli geçmişle karşılaştırarak yaşarsak, bugün elimizde olanları göremeyebiliriz.
GEÇMISI TASIMAK
Çünkü belki de asıl mesele geçmişi bırakmak değil, geçmişle birlikte yürümeyi öğrenmek. Londra'da o gün yürürken aklımdan geçen düşünce aslında çok basitti:
Bir gün bugün de geçmiş olacak.
Bugün bana sıradan gelen bu sokaklar, yıllar sonra belki de özlediğim bir Londra manzarasına dönüşecek. Bugün aceleyle içtiğim bir kahve, bugün yaptığım sıradan bir telefon konuşması, bugün hayatımda olan insanlar...
Bir gün hepsi yalnızca hafızamda kalabilir. Hayat bize çoğu zaman "Bu son" diye haber vermiyor. Bir insanla yaptığımız son konuşmayı bilmiyoruz. Bir evde geçirdiğimiz son geceyi bilmiyoruz. Bir şehirden son kez ayrıldığımızı bilmiyoruz.
Bir dönemin kapanmak üzere olduğunu çoğu zaman ancak kapandıktan sonra anlıyoruz.
Belki de bu yüzden bugünün değerini anlamak için onu kaybetmeyi beklememeliyiz. Her günü mükemmel yaşamak zorunda değiliz. Her anı fotoğraflamak, her yaşadığımız şeyden büyük bir anlam çıkarmak da gerekmiyor.
Bazen sadece durup bakmak yeterli.
Kimler hayatımda? Neredeyim?
Şu anda sahip olduğum hangi şey, yıllar sonra benim için çok değerli olabilir? Çünkü geleceğin anıları, bugün yaşadığımız sıradan günlerin içinde birikiyor. Belki yıllar sonra bugünleri hatırlayacağız. Bugün yaşadığımız evi, bugün yürüdüğümüz sokakları, bugün hayatımızda olan insanları, bugün bizi güldüren küçük şeyleri... Hatta bugün bizi yoran bazı şeyleri bile. Ve belki o gün "Keşke o zaman bunun son kez olduğunu bilseydim" diyeceğiz.
Ama bilemeyeceğiz. Çünkü hayatın en tuhaf taraflarından biri bu: Bazı şeylerin sonunu yaşarken, onun son olduğunu bilmiyoruz. Belki de bu yüzden bugüne biraz daha dikkatli bakmak gerekiyor. Annemin cüzdanına baktığımda annemi hatırlamam gibi... Babamın tespihini elime aldığımda onu hatırlamam gibi... Kardeşimle çocukken oturduğumuz o merdivene yıllar sonra yeniden oturduğumuzda bir anlığına geçmişe dönmemiz gibi...
Hayatın en değerli anları bazen o anda değerli görünmüyor. Sıradan bir gün oluyor. Sıradan bir konuşma.
Sıradan bir kahve. Sıradan bir yolculuk. Sonra yıllar geçiyor ve o sıradan gün, hafızamızda çok özel bir yere dönüşüyor. Londra'da o gün yürümeye devam ettim. Ama o günden beri bazen etrafıma baktığımda, sıradan görünen şeylerin bir gün hatırlayacağım anılara dönüşebileceğini düşünüyorum.
Belki de hayatın bize verebileceği en güzel hatıralardan bazıları, şu anda fark etmeden yaşadığımız bu sıradan günlerin içinde saklı.
Çünkü biliyorum ki birgün bugün de geçmiş olacak. Ve belki o gün sadece bugünleri değil, bugün olduğumuz kişiyi de özleyeceğiz.
Belki de bugünü, bir gün özleyeceğimizi bilerek yaşamak gerekiyor.
