Bir tartışma sırasında bana söylenen bir cümleyi hâlâ hatırlıyorum. Tartıştığımız konuyla hiçbir ilgisi yoktu. Karşımdaki kişi, bir zamanlar ona güvendiğim için anlattığım en hassas yerimi bulmuş ve tam oradan vurmuştu.
Tartışmanın nasıl başladığını bugün tam olarak hatırlamıyorum.
Fakat o cümleyi ve içimde bıraktığı duyguyu unutmuyorum. Çünkü insan bazen söylenen sözden çok, karşısındaki kişinin o sözün kendisini ne kadar yaralayacağını bildiği hâlde söylemesine kırılıyor.
Ben o yarayı bir gün bana karşı kullanılsın diye anlatmamıştım.
Yakın hissettiğim ve korunacağına inandığım için paylaşmıştım.
Fakat o gün şunu fark ettim: Bir insana en savunmasız tarafımızı göstermek, aynı zamanda ona bizi incitebilecek bir bilgi de vermek demek. Karakteri ise o bilgiyi elinde tuttuğunda ne yaptığı gösteriyor bence... Sonra bir gün tartışıyorsunuz.
Ona yakın hissettiğiniz için anlattığınız o şey, hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza bir silah olarak çıkıyor. Tartıştığınız konuyla hiçbir ilgisi bile yokken en hassas yerinizden bir cümle kuruluyor.
ÖFKELENMEK
O anda tartışmanın konusu önemini kaybediyor. Çünkü başka bir şey kırılıyor: Güven. İnsan bazen cümleden çok, karşısındakinin nereye vuracağını bilmesine ve yine de orayı seçmesine inciniyor.
Çünkü birinin en savunmasız yerini bilmek, yakınlığın bize verdiği bir ayrıcalık. Orası, korumamız için bize emanet ediliyor; tartışmayı kazanmak için kullanmamız için değil. Her şey yolundayken nazik olmak kolay. Asıl mesele, egomuz yaralandığında karşımızdaki insanın onurunu hâlâ koruyup koruyamadığımız aslında. "Sinirle söyledim, aslında öyle düşünmüyorum." Birçoğumuz bu cümleyi duyduk. Peki insan öfkeliyken gerçekten içinde sakladığı düşünceleri mi ortaya çıkarıyor, yoksa inanmadığı hâlde karşısındakini en çok yaralayacak sözü mü seçiyor? Bence iki ihtimal de mümkün. Öfke, insanın kendisini denetleme gücünü zayıflatabiliyor.
Fakat öfkeyle söylenen her söz gizli bir itiraf da olmayabiliyor.
İnsan bazen gerçekten düşündüğünü değil, tartışmayı kazanacağını sandığı şeyi söylüyor. Asıl soru şu: Kazanmak için ne kadar ileri gidebiliyoruz? Aşağılıyor, bize emanet edilen bir sırrı açığa çıkarıyor, ayrılıkla tehdit ediyor veya karşımızdaki insanın ailesine mi saldırıyoruz? Öfke bir duygu, aşağılamak ise bir davranış.
Kırılmak bir duygu, karşımızdaki insanın yarasını bilerek seçmek ise bir davranış. Duygularımız her zaman seçimimiz olmayabilir; fakat onlarla ne yaptığımızdan biz sorumluyuz. Psikolojide yoğun çatışma sırasında yaşanan durumlardan biri "duygusal taşma" olarak açıklanıyor. İnsan kendisini tehdit altında hissettiğinde bedeni gerilebiliyor, düşüncelerini düzenlemekte zorlanabiliyor; bağırabiliyor, saldırabiliyor veya iletişimi tamamen kesebiliyor. Böyle anlarda karşımızda sakin düşünebilen birinden çok, kendisini tehditten korumaya çalışan bir sinir sistemi bulunabiliyor. Fakat bir davranışı açıklamak, onu haklı çıkarmak değil. İnsan geçmişte çok incinmiş olabilir. Bunu anlayabiliriz. Ama geçmişte incinmiş olması, bugün bizi incitme hakkını da vermiyor.
Ben öfkemin çoğu zaman tek bir olaydan doğmadığını gördüm.
Genellikle bekler, sabreder, rahatsız olduğum konuyu küçük küçük dile getiririm. Fakat söylediklerimin sürekli duyulmadığını hissettiğimde, yalnızca o günün meselesini değil, haftalardır içimde biriktirdiğim her şeyi bir anda masaya koyduğum zamanlar oldu. Bir keresinde yine böyle bir anda çok sert bir cümle söyleyip bütün kapıları kapattım. O an kendimi haklı sanıyordum. Fakat öfkem geçtikten sonra, asıl söylemek istediğim şeyin o cümle olmadığını fark ettim. Söylemek istediğim aslında çok daha basitti: "Uzun zamandır duyulmadığımı hissediyorum." Bunu zamanında söyleyemeyince kırgınlığım benim yerime konuşmuştu.
Birikmiş olmam tepkimi açıklıyordu belki ama ölçüsüz tepkim, haklı olduğum yerde beni haksız gösterebiliyordu. Kişisel gelişim yalnızca başkalarının bize yaptıklarını fark etmek değil, kendi tepkilerimizin sorumluluğunu alabilmek de. "Beni öfkelendirdi" demekle "Öfkelendiğimde ben ne yaptım?" diye sormak arasında büyük bir fark var. Birikmiş olmak patlamamızı açıklayabilir; fakat kırdığımız yeri onarmıyor inanın.
Psikolog John Gottman, çatışmayı yıkıcı hâle getiren dört davranıştan söz ediyor: eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve iletişimi kesip geri çekilme. Eleştiri bazen belirli bir davranış yerine kişinin karakterine yöneliyor. "Beni aramadığında endişelendim" demekle "Sen zaten düşüncesiz bir insansın" demek aynı değil.
Birincisinde davranışı anlatıyoruz; ikincisinde kişinin bütün karakterini yargılıyoruz. Küçümsemede ise kendimizi karşımızdaki insanın üzerinde konumlandırıyoruz. Göz devirmek, alay etmek, hakaret etmek...
Verilen mesaj yalnızca "Bu davranışını beğenmiyorum" değil, "Seni benden aşağı görüyorum" oluyor. İnsan hayatındaki kişilerle her konuda aynı fikirde olmak zorunda değil. Fakat tartışırken onların değerini küçültmeye başladığında aradaki bağda başka bir yara açılıyor inanın. Bence sağlıklı tartışmanın da bir ahlakı olmalı. O anda yaşanan sorun neyse onun içinde kalabilmeliyiz.
Geçmişte yaşanan bir olay bugünkü davranışın kaynağıysa elbette konuşulabilir. Fakat bütün hataları sıralamak, kişinin ailesini, çocuklarını ve karakterini aynı davaya çekmek çözüm değil. "Bu davranışın beni incitti" demekle "Sen zaten hep böylesin" demek aynı şey değil. İlkinde davranışı ve duygumuzu anlatıyoruz; ikincisinde karşımızdaki insanın bütün kişiliğine hüküm veriyoruz. Sağlıklı bir tartışmada davranış konuşulur, insanın bütün varlığı yargılanmaz.
Ben de geçmişte, o anda konuşmaya devam edersem daha fazla kıracağımı bildiğim hâlde tartışmayı sürdürdüm. Söylediğim şeyi geri alamayacağımı bazen ancak karşımdaki insanın yüzündeki ifadeyi gördüğümde fark ettim.
ESAS MESELE
Böyle zamanlar bana şunu öğretti: Bazen konuşmaya devam etmek cesaret değil; durabilmek olgunluk. Şimdi öfkem yükseldiğinde hemen cevap vermek yerine kendime şu soruyu sormaya çalışıyorum: "Bunu sorunu çözmek için mi söyleyeceğim, yoksa canını yakmak için mi?" Her zaman başarabiliyor muyum?
Hayır. Ben de öfkeleniyorum, ben de zaman zaman yanlış tepki verebiliyorum. Fakat artık öfkemi yalnızca haklılığımın bir kanıtı olarak değil, durup kendime bakmam gerektiğini söyleyen bir işaret olarak görmeye çalışıyorum.
Kendi öfkemize bakmak da kolay değil. Haklı çıkmak için geçmişi bugüne taşıyor muyuz? Dinliyormuş gibi yapıp vereceğimiz cevabı mı hazırlıyoruz?
Susarak cezalandırıyor, her anlaşmazlıkta ayrılıkla mı tehdit ediyoruz? Belki de kişisel gelişim, öfkeyi yok etmek değil; onun bize söylediğini daha erken duyabilmektir.
"Burada sınırım aşılıyor." "Duyulmadığımı hissediyorum." "Şimdi konuşursam zarar vereceğim; sakinleşip geri dönmem gerekiyor." Bunları öfke bir silaha dönüşmeden söyleyebilmek...
Olgunluk biraz da öfkeyi bir silaha dönüşmeden tercüme edebilmek değil mi? Belki her tartışmanın ortasında kendimize şu soruyu sormalıyız: "Şu anda bu sorunu çözmeye mi çalışıyorum, yoksa karşımdaki insanı yenmeye mi?" Çünkü tartışmayı kazanıp karşımızdaki insanın bize olan güvenini kaybettiysek ne kazanmış olacağız? Bence insanın karakteri hiç öfkelenmemesiyle ölçülmez. Hepimiz öfkeleniyoruz, ben de öfkeleniyorum. Karakter, öfkelendiğimizde nerede durabildiğimizle görünür hâle geliyor.
Karşımızdaki insanın yarasını biliyor ve yine de orayı koruyabiliyor muyuz? Yanlış yaptığımızda savunmaya geçmeden sorumluluk alabiliyor muyuz? Sevgi yalnızca birine en güzel taraflarımızı göstermek değil; onun en kırılgan tarafını gördüğümüzde ne yaptığımızdır da. Çünkü öfke geçiyor, tartışılan konu bazen unutuluyor. Ama karşımızdaki insanın en savunmasız yerini bilerek seçtiğimiz anda yalnızca o insan değil, aramızdaki güven de yaralanıyor.
