Her seçim öncesi ya da klasik tabirle seçim sathı mahalline girildiğinde seçim ekonomisinin uygulanıp uygulanmayacağı sorusu tartışılmaya başlanır. Eğer seçim ekonomisi uygulanacağı kanısına varılırsa ekonomi ve piyasa aktörleri ona göre aksiyon almaya çalışır. Kısa vadede uyarıcı etkisi, diğer bir deyişle yapay refah etkisi yaratacak seçime yönelik ekonomi politikalarının orta vadede halkın tüm katmanlarını olumsuz etkileyecek sonuçlar doğurması kaçınılmaz olur.
2014 yılında mahalli idareler ve cumhurbaşkanlığı, 2015 yılında ise genel seçimler olacak. Yaklaşık 1.5 yıl içinde yapılacak 3 seçim ister istemez ekonominin siyasete alet edilmesi konusunu gündeme getiriyor.
Şu önemli farka, detaylara inmeden önce vurgu yapmamızda fayda var. Seçim ekonomileri, özellikle belli sektörleri canlandırıyor. Reklamların hazırlanmasından bayrakların yapımına kadar bir dizi faaliyetleri belirgin bir şekilde hareketlendiriyor. Yerel seçim öncesinde belediyeler ciddi alt ve üst yapı yatırımlarını hızlandırmak kaydıyla ekonomiye katkı yapıyorlar.
KAMU HARCAMALARI
Ancak seçim kaygısının devreye girmesi politikacıları makul zeminden alıp ekonominin amaç değil araç olarak kullanıldığı popülist zemine taşır. Bu bağlamda, siyasilerin ilk başvurduğu yöntem kamu harcamalarını hızla artırmak oluyor. Kamu harcamalarının cari, yatırım ve transfer harcamaları olarak 3 kanaldan yükselmesi kısa vadede büyüme ve istihdam başta olmak üzere bazı temel makroekonomik verileri pozitif yönde etkiliyor. Aynı zamanda, seçim öncesi devreye giren yöntem ise likidite ve düşük faiz ile iç talebin dürtülmesi. Bir taraftan kamunun, diğer taraftan özel kesimin yaptığı harcamalar büyüme rakamını yukarı itiyor.
2001 krizine kadar tamamen seçim hedefli alenen yapılan kamu harcamaları kamu kesimi borçlanma gereğini fırlatmış, Hazine yüzde 100'ler seviyesindeki iç borç çevirme oranını vadeleri kısaltarak, tabi faiz oranlarını yükselterek yönetmeye çalışmıştı. Kısa vadeli ve yüksek getirili hazine kağıtları mali piyasalarda dışlama etkisi yaratarak özel kesimin sermaye piyasaları kanalıyla finansman yaratmasını engellemiş, firmaları yüksek finansman maliyetli banka kredilerine mahkum etmişti.
NOMİNAL ÇAPA
2001 Şubat krizi sonrası ekonominin nominal çapası olan "faiz dışı bütçe fazlası" ile borç yükü yıllar itibariyle düşüşe geçmiştir. Paralel olarak, bütçe açıklarının ve iç borç çevirme oranlarının da makul seviyelere gerilemesi dışlama etkisini oldukça zayıflatmış ve finansman açısından özel kesime sermaye piyasaları kanalını açmıştır. Daha da önemlisi Merkez Bankası'nın "fiyat istikrarı" ana hedefi için uyguladığı "doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimi" için hareket alanını genişletmiştir.
Yaklaşan seçimler öncesi "seçim ekonomisine" başvurulması, bütçe ve kamu borç stoku düşük seviyelerde olsa bile, gerek ekonomi gerekse piyasalar açısından önemli riskler yaratabilir. Çünkü FED'in "üçüncü parasal genişlemeden" çıkışa başlaması Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı olan "cari açığın finansmanı sorunu" başta olmak üzere, özel kesim dış borçlarının çevrilmesi, kur oynaklığının artması sonucu bilanço kanalı ile sistemik riskleri yükseltmesi gibi sorunları zorlayacaktır. Geçen hafta açıklanan ödemeler dengesi verilerine göre cari açık 65 milyar dolara ulaşmış görünüyor 2013'de. Bu sonuçla cari açığın gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı kritik sınır olan yüzde 5'i oldukça aşmış oldu ve böylece seçim ekonomisi açısından daha da hayati önem taşır konuma geldi.
Bir sonraki yazımda kaldığımız yerden devam edeceğim...
