Bazı kahramanlar ölmez... Yalnızca kendilerini yeniden anlatacak birilerinin çıkmasını bekler. Yıldırım Kemal'in hikâyesi de yıllarca sararmış gazete sayfalarında, eski hatıratlarda ve bir şehidin kanlı not defterinde bekledi. Şimdi o hikâyeyi yeniden gün ışığına çıkaran isim, İstiklal Harbi araştırmacısı ve yazar Cevdet Cantürk. Üstelik Cantürk'ün en büyük kaynaklarından biri, benim bugün köşe yazdığım Yeni Asır... 1950'den önce Yeni Asır'da yayımlanan bir yazı dizisinde gazeteci ve yazar Naci Sadullah Daniş, Yıldırım Kemal'i anlatmıştı. Daniş, tefrikasına şehidimizin kanlı not defterinden aktardığını belirterek başlamıştı. Aradan onlarca yıl geçti. Cevdet Cantürk, Yeni Asır'ın sayfalarında bırakılan o izin peşine düştü. Kendi ifadesiyle bir "bilgi arkeolojisi" yaptı. Tek bir Mülazım Kemal ismini doğrulayabilmek için sayısız hatırat okudu, kitaplar devirdi, belgeleri karşılaştırdı. Gerçeğe ulaşmak ve kendisinden önce bu kahramanı anlatanların hakkını teslim etmek için adeta iğneyle kuyu kazdı. Cantürk, Attilâ İlhan'ın O Sarışın Kurt kitabından ilham alarak kaleme aldığı Yıldırım Kemal adlı eserinde "görsel roman" tekniğini kullandı. Tarihî gerçekleri, dönemin ruhunu yansıtan sahnelerle bir araya getirdi.
YILDIRIM KEMAL KİMDİ?
İzmir'in işgalinden sonra Kuvayı milliye saflarına katılan genç bir süvari subayıydı. Büyük Taarruz başladığında Konya Askerî Hastanesi'nde tedavi görüyordu. Fakat arkadaşları cephede savaşırken hastanede kalmaya gönlü razı olmadı. Tedavisini yarıda bırakarak birliğine koştu. Komutanı Fahrettin Altay Paşa, onu eski görevi olan muhafız bölüğüne almak istedi. Ancak Yıldırım Kemal'in gönlünde başka bir arzu vardı: "Kılıcımı sallayarak İzmir'e en önde girenler arasında olmak istiyorum. Beni en ilerideki alaya gönderin!" İsteği kabul edildi. Yıldırım Kemal, 27 Ağustos 1922'de Küçükköy Tren İstasyonu çevresinde düşmanın demir yolu bağlantısını kesmek için süvarileriyle taarruza geçti. Hedef İzmir'di. Hayali, İzmir'e giren ilk süvariler arasında bulunmaktı. Ancak o kutlu yürüyüşün sonunda İzmir'e kavuşamadı. Henüz 24 yaşındayken, dört subay ve 30 silah arkadaşıyla birlikte şehit düştü. Fakat adı o topraklarda kaldı. Uğruna can verdiği Küçükköy Tren İstasyonu'na daha sonra "Yıldırım Kemal" adı verildi. Yalnızca istasyon değil, bugün Afyonkarahisar'ın Sinanpaşa ilçesine bağlı olan köy de onun adını taşıyor. Şehitliği ise düşmanın İzmir'le bağlantısını kesmek için son hücumunu yaptığı demir yolunun hemen yanı başında bulunuyor. Trenler bugün hâlâ o istasyondan geçiyor. Belki yolcuların bir kısmı, pencereden gördükleri tabeladaki ismin hikâyesini bilmiyor. Oysa orada yazan yalnızca bir istasyonun adı değil; İzmir'e ulaşamadan İzmir uğruna toprağa düşen genç bir subayın son hatırasıdır. Yıldırım Kemal, 5. Kolordu, 2. Süvari Tümeni, 2. Süvari Alayı, 3. Bölük'te görevliydi. Kahramanlığı, şehadetinden dört yıl sonra, 22 Şubat 1926'da M-3946 numaralı Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası'yla taltif edildi. Cevdet Cantürk'ün şimdi iki hayali var. Yıldırım Kemal'in hikâyesinin sinema filmi yapılmasını ve İzmir'in görünür bir yerine onun adına bir abide dikilmesini istiyor. Bence bu, bir yazarın kişisel isteğinden çok daha fazlasıdır. Bu, İzmir'e yapılmış haklı bir çağrıdır. İzmir, kendisini kurtarmak için hastaneden kaçan, cepheye koşan ve "İzmir'e!" diye haykırarak şehit düşen bu genç süvariyi ne kadar tanıyor? Bir istasyonun ve köyün onun adını taşıması elbette çok kıymetli. Fakat Yıldırım Kemal'in İzmir'de de herkesin görebileceği bir anıtla yaşatılması gerekmez mi? Cevdet Cantürk, iğneyle kuyu kazarak onu arşivlerin arasından çıkardı. Naci Sadullah Daniş'in yıllar önce Yeni Asır'da açtığı yolda yeni bir adım attı. Bugün aynı gazetenin sayfalarından biz de bu çağrıya ses veriyoruz. Yıldırım Kemal, İzmir'e girebilmek için atını cepheye sürdü. Ancak çok sevdiği şehre kavuşamadan toprağa düştü. O İzmir'e gelemedi. Artık İzmir'in ona gitme zamanı...
