Ahmed Güner Sayar'ın "Hırka-ı Şerif Bir Semt Hikayesi" kitabına devam ediyorum. Yazar zaman içinde semtin nasıl değiştiğini anlatır:
"Bugün, semte karakteristik çizgilerini kazandıran unsurların çoğu aktı gitti. Önce zaman yürüdü. Zemin değişime uğradı, tarihi köşe taşlarından Türk evi, kör kazma ile popülist belediyecilik anlayışıyla kültürsüzlüğün kurbanı oldu. Belki semt, yangınlarda ve bilhassa 1894 İstanbul depreminden oldukça zarar gördü. Dünün mü'min ve mütevekkil insanları da ölüm yoluyla sahneyi boşalttılar. Tekrar olacak ama zor oyunu bozmaktaydı. Yoksa günümüz Ramazanlarında Hırka-ı Şerif ziyaretine teveccüh daha çok arttı ve ciddi bir insan seline dönüştü. İlk gençlik yıllarımda başladığım ve rahatlıkla ziyaretinde bulunduğum 'Hırka'yı bugün kalabalıktan içeriye giremiyor, sadece boyun büküp Cami'nin avlusundan selamlayabiliyorum. ( s. 52)
MADDE VE PARA
"Hırka-ı Şerif'te, bu güzide mekanda, Türk gibi doğmak, orada yaşamak yeterliliğini kaybettik. (…) Oysa sorun, Türk gibi düşünmeyi gerektiriyordu. İşte, kaybolan bu düşünceyi etki ve itaati altına alan, hayatın rasyonelleşmesi ve parasallaşması oldu. Düşünceden irrasyonel boyutun kurban edilmesi, hükümran hale gelen tek yol 'mangır' anlayışı, 'cihanın sultanı akçedur'a kapı açmıştı. Netice itibariyle, parasallaşma, olumsuz etkilerini toplumsal hayatımızda zaman içerisinde göstermeye başladı.
(…) Bilhassa, 1950 yılında tek parti yönetiminin bitişi ile birlikte, İstanbul şehrinin farklı coğrafyaları, maddenin yaptırım gücünün aydınlığında, cari iktisadi - maddi değişim karşısında, farklı direnç gösterdikleri görülüyor. Önce insanla başlayacak olursak, Cumhuriyet'in ilanı öncesinde İstanbul nüfusunda Felatun Bey tiplemesinin Rakım Efendi'yi rahatlıkla kenara ittiğini görüyoruz. Zira Hırka-ı Şerif'in sakinlerinin sosyolojisinde, İstanbul'un bazı semtlerinde, ekalliyetler diye bizim kulağımıza çalınan çok kültürlü, kozmopolit yapı burada söz konusu değildi. Değişime uğrayan insan, modernleşme kılıfı içinde, kişisel çıkarının takipçisi oldu ve kabuk değişimine uğradı. İnsanı bozan, rüzgarın sert estiği alanlarda en büyük yarayı İstanbul Efendisi aldı. Erol Üyepazarcı da bu bağlamda dertlidir: "...İstanbul Efendileri hala var mıdır sorusunun yanıtıysa herhalde onların 'güzel atlara binip uzak diyarlara gittiği' şeklinde olmalıdır. Kaybolmalarının nedenlerine ise, bir İstanbul şarkısı sanki şöyle cevap verir: "Zalim beni söyletme derunumda neler var." (s. 129)
Maddileşirken, hayatımızın kolaylaştığı da bir gerçek. Biz buna hakikatin nuru diyelim. Bu nurun, semtin insanını Allah'tan gafil ettiği de bir diğer gerçek. Asıl üzücü olan da bu!" ( s. 134)
MÜJDAT GEZEN
Müjdat Gezen de bir Hırka-ı Şerif'lidir, yazarımızdan 3 yaş büyük, aynı ilkokulda okudular. Değerli bir sanatkardır. Onun "Bekçi Murtaza" tiplemesini unutmak ne mümkün. Yazarla çocukluk arkadaşı olmalarına rağmen, düşünce dünyaları, hayat görüşleri çok farklıdır. Buna rağmen Sayar'ın Müjdat Gezen'e kitabında çokça yer vermesi, onu övmelere doyamaması beni şaşırttı.
