Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan, üç tarafı denizlerle çevrili, dünyanın en güzel topraklarına sahip bir masal ülkesi varmış. Dağlarından yağ, ovalarından bal akan; dört mevsim meyveleriyle dolu ağaçları, yemyeşil ormanları, akarsuları ve dereleriyle adeta bir cennet kıvamındaymış. İnsanları mutlu ve huzurluymuş. Kötülüğü sadece kitaplarda okurlarmış da bir anlam veremezlermiş. "Nasıl böyle bir duygu olur?" diye düşünürlermiş. Şen şakrak şarkılarla, türkülerle yaşar giderlermiş. Onların da tabii ki ara sıra dertleri olurmuş fakat aldırmaz, her zaman sevgi ve iyiliğin her derde deva olduğunu bilirlermiş. Bu ülkenin dillere destan bir de şehri varmış. Adı İstanbul. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, farklı dil, din ve ırktan insanların bir arada yaşadığı, dünyanın en büyük ve en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul'un gizemi nedir? Tarihi boyunca hep büyük devletlerin başkenti olan İstanbul, dünya siyasetinin idare edildiği bir merkez olmuştur. Güzellikleri saymakla bitmez. Keşke İstanbul'a dışarıdan bakabilsek. İçindeyken kıymeti bilinmiyor. Belki de çoğumuz bu güzellikleri sadece okul gezilerinde veya uzaktan gelen bir misafirimiz olduğunda gezeriz. Oysa İstanbul'dan uzakta yaşayan kişiler buraları görmek için can atar. Çoğu zaman trafiği ve kalabalığı insanı yorgun düşürebilir. Fakat her şeye rağmen bu şehrin cefası çekilir. Yüzyıllardır şarkılara, masallara konu olmuş bir şehir... Yedi düvelin hayranlığını üzerinde toplamış, kıskanç bir sevgili misali "İlle de benim" duygusuyla tarihler boyunca birçok ülkenin hedefi hâline gelmiş, hâlâ da gelmeye devam eden; taşı toprağı altın İstanbul... "Sen neymişsin?" dediğimiz bu güzel şehir, içinde yaşayanlar için artık bir kâbus olma yolunda hızla ilerliyor. Televizyonlarda ara sıra izlediğimiz Ayhan Işık ve Sadri Alışık filmleri vardır; İstanbul manzaralarıyla dolup taşar. Eminönü'nde taksiye binersiniz, hop, üç dakika içinde Tarabya'dasınız. Jön, Filiz Akın'ın elinden tutar; romantik bir şekilde tüm şehri gezerler. Zannedersiniz ki bu şehri cinler, periler sarmış. Bomboş, insansız sahneler... Elli yılda değişen bu kocaman şehri tanımakta zorlanıyoruz. Kültürel yıkıma ve yozlaşmaya uğramış, gelişigüzel yapılarıyla adeta bir panayır alanına dönüşme yolunda son sürat ilerliyor. Bu kadar sevilen bir şehirden neden artık nefret eder hâle geldik? Son dönemde dünya, kaosun içinde yuvarlanıp duruyor. Çökmüş bir insanlığın çöpleri arasında dolaşırken akıl almaz hikâyelere tanık olmamak mümkün değil. Yüzyıllardır bitmeyen savaşlar... Her devrin kendine özgü iç çatışmaları var. "Nereden nereye!" hikâyelerimizi anlata anlata bitiremeyeceğimiz için kısa bir özetle hemen konuya girmekte fayda var diye düşünüyorum. Son yılların en büyük sel felaketini yaşayan bu şehrin tadı nedense iyice kaçtı. Depremler, sel baskınları, toprak kaymaları, bozuk ve çarpık kentleşme, bir de tabii ki büyük göç dalgaları... Hele geçen ve bu hafta yaşadığımız yağmurlar ve seller anlatılacak gibi değildi. İstanbul sular altındaydı. Tüm şehre korkulu anlar yaşattı. "Geldi geçti" diyemiyoruz; her an yeni sürprizlere gebe.
İSTANBUL SEVDASI
Sezen'in "İstanbul İstanbul Olalı" şarkısının dillere yeni düştüğü yıllara denk gelir İstanbul'a gelişim. Koskoca anılar ve kimseye değişmek istemediğim bir aşktı İzmir. Bir sevgiliden ayrılmanın zorluğunu hepimiz biliriz. Hele deli gibi sevdiğini geride bırakmanın zorluğunu ve burukluğunu tam yüreğinizde yaşarken... Ki bu aşk İzmir'di. Neler yaşadığımı tahmin edebilirsiniz. Bu duyguyu İzmirli olmayan bilmez. Elimde valizim, karşımda yedi tepeli İstanbul... Ben de bu şehrin hikâyeleriyle büyümüşüm. İstanbul'da yaşamak, en kötü şartlarda askerlik yapmak gibi bir şey. Bu şehirden mezun olan, dünyanın her yerinde en iyi şekilde yaşar, eminim. Tam 23 yılda ne güzel başarmışım; bu şehri nasıl sevmiş, ona nasıl âşık olmuşum! Neden hâlâ bu şehre tutkun olduğumu ve ayaklarım nereye giderse gitsin neden geri geri geldiğimi anladım. Bu kent ruhuma yerleşmiş. Yoğun duyguların doruk noktasında bir zirve gibi... Yukarıya çıktıkça manzara değişiyor ve sizi büyülüyor. Korkutucu, bitmek bilmeyen tepeler, tepeler... Hep tırmanmak zorundasınız. Aşağıya bakarsanız başınız döner, düşersiniz. Yedi tepe dedikleri bu olsa gerek. Herkesin bu şehirde bir tırmanma nedeni var. Herkes uzun yol arkadaşınız. Herkes dost... Herkes düşman... Herkes rakip. Matematiği farklı... Bizim ülkemizin zengin bir kültürel içeriği var. Öyle bir mozaik yapımız var ki çoğu zaman kendi içselliğimizi bile sorgulayabiliyor, saymakla bitiremiyoruz. Dünyanın neresine giderseniz gidin, eski medeniyetlerin esintilerinde bir Anadolu rüzgârını veya ipuçlarını görebilirsiniz. Yarım yüzyıl boyunca dünyanın dörtte üçüne hâkim olmuş bir Osmanlı var. Ömrünü başka ülkelerde geçirenler bilir. Gittiğiniz her ülkede ülkenizin toprağı burnunuzda tüter. İçiniz sızlar. Karşınızda bir memleket insanı gördüğünüz zaman altın madeni bulmuş gibi sevinirsiniz. Ayten Alpman'ın bir şarkısının sözleri gibidir: "Bir başkadır benim memleketim." VE TAŞI TOPRAĞI İSTANBUL, İYİ Kİ VARSIN! SENİ KORUMAK BİZİM ASLİ GÖREVİMİZ.
