İzmir'de bazı akşamlar vardır... Güneş batarken gökyüzü olduğundan daha güzel görünür ama insanın içi aynı güzelliği hissetmez. Kordon'da yürüyen kalabalığın içinde herkes bir yere yetişiyormuş gibi görünür, ama aslında çoğu insan bir şeylerden kaçıyordur.
Çünkü bazı duygular vardır, insan onları yanında taşır. Sessizce. Sinema da en çok o sessizliği anlatır. Mesela Babam ve Oğlum... İzlerken kimse yüksek sesle konuşmaz. Çünkü herkes kendi hikayesine döner. Bir baba, bir oğul...
Arada kalan yıllar, söylenmemiş sözler.
Film bittiğinde gözyaşı sadece sahneye ait değildir artık. Bir de The Pursuit of Happyness var. Daha farklı bir coğrafya, farklı bir hayat. Ama aynı mücadele.
Ayakta kalmaya çalışan bir adamın hikayesi... Ve o hikayede en ağır olan şey yoksulluk değil, yalnızlıktır.
KÜÇÜK EKSİKLİKLER
İki farklı dünya, aynı duygu: Eksiklik.
Dram dediğimiz şey çoğu zaman büyük acılarla anlatılır. Ama aslında en derin olanlar küçük eksikliklerdir. Bir telefonun hiç çalmaması... Birinin "nasılsın?" diye sormaması... Ya da en basiti, bir anıyı paylaşacak kimsenin olmaması. Bunlar film sahnesi değildir. Ama en gerçek dram budur. Biz genelde güçlü görünmeye çalışırız. "Geçer" deriz, "alışırsın" deriz. Ama bazı şeyler geçmez. Sadece şekil değiştirir. İçimizde bir yere yerleşir ve bizimle yaşamaya başlar. Sinema bunu gösterir ama tam anlatamaz.
Çünkü kimse, kendi acısını bir başkasının hikayesinde tam olarak bulamaz.
Sadece yaklaşır. Bir sahnede kendini görür, bir replikte duraksar... Ve anlar:
"Ben de böyle hissetmiştim."
İNSAN ACIYI UNUTMAZ
İşte o an, film ile hayat birbirine karışır.
İzmir'de bir bankta tek başına oturan birini görürsün bazen. Ne düşündüğünü bilmezsin. Belki hiçbir şey. Belki her şey.
Ama o sessizlikte bir ağırlık vardır. Ve o ağırlık, anlatılmaz. Hissedilir. Dram filmleri bize çözüm sunmaz. Mutlu sonlar her zaman gerçek gelmez. Ama şunu hatırlatır:
Yalnız değilsin. Bir yerlerde, birileri de aynı boşluğu hissediyor. Ve belki de en önemli şey şudur: İnsan, acıyı unutmaz...
Ama onunla yaşamayı öğrenir.
