Kot ceketimi deniz kenarında bir kayanın üzerinde unuttum. Döndüğümde orada olacağına tabiki ihtimal bile vermedim. Çünkü insan, bazı şeylerin yerinde kalmasına değil, kaybolmasına inanmayı daha hızlı öğreniyor. Yine de geri döndüm. Aynı kaya, aynı ışık, aynı deniz... ve ceket hâlâ oradaydı. Kimse dokunmamıştı. Şaşırdım. Ama aslında buna değil benim buna inanamayışıma! Sonra düşündüm: Bir şeyin yerinde kalması ne zamandır bu kadar ihtimal dışı? Ve belki de mesele ceketin orada kalması değildi. Ben, bıraktığım şeylerin yerinde kalmasına alışık değildim. İnsan bir süre sonra sadece eşyaların değil, duyguların, insanların, hatta kendisinin bile yerinde kalmayacağına inanmayı öğreniyor. Buna psikolojide "alışılmış kayıp beklentisi" deniyor. Ve insan, fark etmeden, daha baştan vedalaşarak yaşamaya başlıyor.
ŞAŞKINLIKLAR
O an fark ettim, ben bir şehre değil... alışkanlıklarıma yabancılaşmışım. Adı Zadar'dı. Zadar kendini ilk bakışta ele veren bir şehir değil. Hatta tam tersine, hafif mesafeli. İçine girmek için acele etmemen gerekiyor. Çünkü burası hızla tüketilecek bir yer değil; zamanla çözülüyor, yavaş yavaş kendini açıyor. Bazı şehirler insanı hızlandırır. Adımlarını fark etmeden sıklaştırır, zihnini sürekli bir sonraki durağa iter. Zadar ise tam tersini yapıyor. Önce yavaşlatıyor, sonra durduruyor. Ve sen, ne yapacağını bilemez halde, ilk günlerde aynı sorunun etrafında dolaşıyorsun: "Burada ne yapılır?" Çünkü alıştığımız şehirler yapılacaklarla anlam kazanıyor. Görülecek yerler, gidilecek mekânlar, tamamlanacak planlar... Oysa burada kimse sana bir liste vermiyor. Ve bir süre sonra fark ediyorsun: Bu şehirde mesele yapmak değil, olmak. Bu hâl en çok şehrin insanlarında kendini gösteriyor. Fotoğraf çekerken durup bekleyenler, kendi akışını senin anına göre yavaşlatabilenler... Bir şey sorduğunda sadece cevap vermekle kalmayıp gerçekten yardımcı olmak isteyenler... Hatta bunun için kendi yollarını yarıda kesenler... Birinin fotoğraf çekmesi için bekleyen insanlara şaşırdım.
ALIŞKANLIKLAR
Çünkü bazı şehirlerde insanlar birbirine çarpmamak için değil, birbirini görmemek için hızlanıyor. Bu, modern hayatın en sessiz savunma mekanizmalarından biri aslında: temas etmemek. Çünkü temas, sorumluluk getirir. Görmek, hissetmeyi zorunlu kılar. Ama şaşırtıcı olan bu inceliğin kendisi değil. İnsanın buna şaşırıyor olması. Demek ki bir yerlerde, fark etmeden, başka bir düzeni "normal" kabul etmişiz. Aynı duygu kaldığım yerde de kendini gösterdi. Ev sahibini hiç görmedim. Kapı kodu geldi, girdim, kaldım, çıktım. Ne bir kontrol, ne bir teyit. Güven burada sorulan bir şey değildi. Sanki baştan kabul edilmişti. Oysa biz çoğu zaman güveni bir sonuç gibi yaşarız; test ederiz, sorgularız, hatta bazen hiç vermeyiz! Halbuki bazı yerlerde güven bir başlangıçtır. Ve insan, kendisine bu kadar baştan güvenildiğinde, kendi davranışlarını da ona göre şekillendirir. İnsan böyle bir yerde, kendi alışkanlıklarını ister istemez yeniden tartıyor. Şehrin kendisi de bu sadeliği taşıyor. Küçük bir yer Zadar. Ama küçüklüğünden çok, temizliği dikkat çekiyor. Öyle ki yürürken yere bakma ihtiyacı hissetmiyorsun. Sanki herkes görünmeyen bir anlaşmanın parçası: kirletmemek. Ve yine aynı his... şaşkınlık. Bir şehrin temiz olmasına değil, bunun hayret uyandırmasına. Belki de mesele şehirlerin nasıl olduğu değil, bizim neye alıştığımız. Sonra bir an geliyor. Hiçbir şey yapmadığın bir an. Dalgaların sesine kendini bıraktığın, bir kuşun ötüşünü bölmeden dinlediğin, zamanla mücadele etmediğin bir an... Eskiden olsa bu anı hızlandırırdım. Bir fotoğraf çeker, devam ederdim. Çünkü biz, deneyimlemekten çok kaydetmeye alıştık. Ama bu kez ilk defa hiçbir şey yapmadım. Orada, o sessizliğin içinde, sadece etrafı değil, kendimi de duymaya başladım. Ve bazı gerçekler, ancak o sessizlikte ortaya çıkıyor. Benimki basitti ama rahatsız ediciydi: Kaçıyordum. Kaçtığımı sandığım şeyler peşimden gelmiyordu. Ben onları da valizime koyup her yere götürüyordum. Psikolojide buna "duygusal bagaj" deniyor. İnsan çözmediği her şeyi yanında taşır. Şehir değiştirir, ortam değiştirir... ama içindeki yük yerinde kalır. Ve bazen en uzun yolculuklar bile insanı kendisinden uzaklaştıramaz. Fark şu ki, bu kez ilk defa gerçekten baktım. Denizin kıyısında, dalgaların taşlara çarparak çıkardığı o tuhaf, tanımsız sesin etrafında insanlar hiçbir şey yapmadan oturabiliyor. Ne tam bir melodi, ne de sıradan bir gürültü... arada bir yerde. Ve o aralıkta kalmayı biliyorlar. Bizim çoktan unuttuğumuz bir şey bu.
SESSİZLİK
Çünkü biz sessizliği doldurmaya alışığız. Oysa burada sessizlik, doldurulması gereken bir boşluk değil; içinde kalınması gereken bir alan. Akşam olduğunda şehir yine doluyor. Ama bu bir hareketlilik değil; daha çok bir toplanma hâli. Herkes aynı yere, aynı ana yöneliyor: gün batımı. Ve gerçekten izliyorlar. O anı tüketmeye çalışmadan, sadece tanıklık ederek. O an kimse bir şeyi kaçırmaktan korkmuyor gibiydi. Belki de bu yüzden hiçbir şeyi kaçırmıyorlardı. Çünkü sürekli bir şeyleri kaçırma korkusuyla yaşayan zihin, aslında bulunduğu anı hiç yaşamaz. Hep bir sonrakine yetişmeye çalışırken, elindekini fark etmez. İlginçtir, sabah kahvaltı yapacak yer bulmakta zorlandım. Ama akşam olduğunda hayat başka bir yerden akıyordu.
İnsanlar dışarıdaydı, ama acele etmeden. Sanki kimse bir yere yetişmek zorunda değilmiş gibi. Ve ben ilk kez şunu düşündüm: Belki de hayatı kaçırmamak için bu kadar koşarken, asıl kaçırdığım şey hayatın kendisi. Zadar bana yeni bir şey öğretmedi. Daha önce bildiğim ama unuttuğum bir şeyi hatırlattı: durabilmeyi. Oradan dönerken içimde tek bir cümle vardı. Gürültüsüz, iddiasız ama son derece net: Bir şeylerin değişmesi gerekiyor. Ve bu kez o cümleden kaçmadım. Kendime daha çok zaman ayırmaya, daha çok durmaya, daha çok hissetmeye dair sessiz bir söz verdim. Çünkü bazen bir şehir sana yeni bir şey sunmaz. Sadece seni, uzun zamandır ertelediğin hâlinle baş başa bırakır. Ve bazen... insan kendine dönmek için bir yer aramaz. Sadece yavaşlamayı öğrenir.
