Bu aralar iktisadi veriler ardı ardına geliyor. Önce büyüme yüzleri güldürdü. Sonra işsizlik rakamları... Bu arada öyle abartılı yorumlara tanık oluyoruz ki, "Acaba bizim göremediğimiz veya anlayamadığımız veriler mi var" diye kendimize sormadan edemiyoruz. Gerçekten ekonomi düzlüğe çıktı mı? Büyümenin kaynakları neler? Gibi bir dizi sorunun yanıtlarını verirsek salt matematiksel rakamlara dayalı değil, daha gerçekçi yorum yapmış oluruz.
Büyümenin üç temel kaynağı var. Birincisi, sermaye birikimi. İkincisi verimlilik artışı ve üçüncüsü istihdam etkisi. Merkez Bankası'nın yaptığı çalışmaya göre bu faktörlerin dağılımı şöyle gerçekleşiyor. Sermaye birikiminin büyüme üzerindeki etkisi yüzde 75 dolayında. Yanlış okumuyorsunuz... Büyümenin dörtte üçünü sermayeye borçluyuz. Verimlilik yüzde 5 ve istihdam yüzde 20'lik etki yapabiliyor büyümeye. Kompozisyonu daha açık bir şekilde okursak, biz mevcut kaynaklarımızla değil, yeni giren sermaye ile büyüyebiliyoruz. Hangi sermaye ile? Tabi yabancı sermaye ile. Çünkü, tasarruf açığımıza baktığımızda bunun yerli sermayeyle gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını açıkça görebiliyoruz.
DIŞ FİNANSMAN
Zaten, dolar faiz oranları sıfır seviyesine indiğinden bu yana gerek mali kesim gerekse banka dışı kesim, dış finansman yoluyla kaynak yaratıyor. Dış borç verileri özel kesimin dışarıdan yüksek miktarda borçlandığını ve bu borçları yeni dış borçlarla çevirdiğini gösteriyor.
Büyüme gayrisafi yurtiçi hasıladaki artış, yani üretilen mal ve hizmetteki yükseliş olarak tanımlandığından biraz da üretimde kullanılan aramal ve hammaddelere bakalım...
Büyümeye paralel olarak ithalattaki artıştan, yabancı aramal ve hammadde ile üretim yaptığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yılın ilk yedi ayında toplam ithalat 99.3 milyar dolara ulaştı. Dış talep sınırlı kaldığı için ihracat söz konusu dönemde sadece 64.4 milyar dolara çıkabildi. Dolayısıyla dış ticaret açığı da hızla yükselerek 35 milyar dolara çıktı.
Dış ticaret verilerini bu hafta Merkez Bankası tarafından açıklanan "ödemeler dengesi" ile beraber değerlendirdiğimizde "cari açığın" kriz öncesi döneme ulaştığını vurgulayabiliriz. 2010 yılının ilk 7 ayında cari açık 24.23 milyar dolar oldu. Yılın kalan 5 ayında da benzer trend izlenirse bu yılın cari açığının 45 milyar dolar eşiğine dayanması kaçınılmaz olacak.
KRİTİK SINIR
Cari açığın ekonomi için tehlike sinyali verdiği oran yüzde 5 ve üzeri. Cari açığın gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı yüzde 5'i aşarsa cari açık ciddi bir sorun haline geliyor ve yabancı sermaye ile finanse edilmesi gerekiyor.
Cari açık yükselirken, kriz öncesi dönemde olduğu gibi "nasılsa cari açıktan fazla yabancı sermaye girişi oluyor yaklaşımıyla seyirci mi kalacağız" yoksa ekonomi yönetimi bu aşamada yükselmesini engelleyecek önlemler almalı mı?
Kararı bilemeyiz, ama eğer karar alırsa ne tür önlemler üzerinde durmalı sorusunu kısaca yanıtlayalım...
Öncelikle, işe büyümede sermaye birikimi faktörünün payını düşürmek ve buna karşın verimlilik artışı faktörünün payını artırmak ile başlamalı ekonomi yönetimi. Bizde yüzde 75 olan sermaye birimi payı diğer ülkelerde yüzde 50'lerde kalıyor. İkinci olarak, üretim üzerindeki maliyetlerin düşürülmesi gelmeli. Burada sektörel ayrıştırmalarla bazı teşvikler uygulanabilir. Yüksek işgücü maliyetlerinde işveren payı yeniden gözden geçirilebilir. ABD bile üretimde kendi mallarının kullanılmasını teşvik etmeye çalışıyor. Çin ve Hindistan faktörlerini mümkün olduğunca devre dışı bırakmaya çalışıyor.
Yazımda cari açığın Türkiye ekonomisi açısından bir sorun haline geldiğine değindim. Ancak, seçim öncesinde en önemli sorunun mali disiplinden taviz vermek olacağını da atlamayalım. Popülizme kayan iktisadi uygulamalar, Merkez Bankası'nı para politikaları uygulamasında zora sokacaktır.
