Geçen yazımı, "DNA'larımız ve vücudumuz, karbon, hidrojen, oksijen, azot, fosfor ve kükürt gibi elementlerden oluşuyor. Yapay zekanın temelinde ise silikon tabanlı donanımlar, elektrik ve veri işleme süreçleri bulunuyor. Yani iki farklı dünyanın, bilgi işleme açısından giderek daha ilginç bir ortak noktada buluştuğunu söyleyebiliriz... Felsefi bir metafor ile makaleyi bitirelim: İnsan, yıldız tozundan doğdu; şimdi düşüncelerini silikona işleyerek başka bir forma dönüşüyor. Biyolojik yapay zeka evrenine hoşgeldiniz" şeklinde bitirince, genetik biliminin öncülerine karşı haksızlık yapmış olabileceğim aklıma geldi. Örneğin onların en tanınmışlarından birisi olan Gregor Johann Mendel'i hatırlıyalım. 6 ocak 1884 yılında öldüğünde yeni bir bilim dalının kurucusu olarak anılacağını tahmin bile etmiyordu, hiç kuşkusuz! Yaptığı çalışmalardan elde ettiği bulguları 1866 yılında yayınladı ama hiç ilgi duyan olmadı!. 1884 Yılında kalp yetmezliğinden öldüğünde, bilim çevrelerinde adı bile anılmıyordu. O öldükten 16 yıl sonra, üç araştırmacı birbirinden bağımsız olarak, kendilerine göre çığır acıcı bir buluşu bilim alemine armağan ettiklerini düşünerek yayınladıklarında, Mendel'in kendilerinden 34 yıl kadar önce bunu yaptığını gördüler. Mendel, insanlığın binlerce yıldır gözlediği 'çocukların anne babalarının özelliklerinin bir karışımına sahip olduğu' kanısının mekanizmasını bezelyeler üzerinden kanıtlamayı başardı.
YOLU MENDEL AÇTI
Aristo'dan bu yana, çocuklara atalarının özelliklerinin aktarımının sağlayan sistemin teorik düşüncedeki yeri, Mendel ile birlikte, bir bilim halinde tekrar edilebilecek bir deney halinde somutlaştırıldı. Bu noktada, almış olduğu fizik eğitiminin katkısı eşsizdi çünkü, zamanının biyologlarının yapamadığı bir şeyi çalışmalarında kullandı: Rakamları. Her bir tohumdan oluşan bezelyeleri sayıp,onların hangi kurallar dahilinde yani beklenen kalıtım modellerindeki oranlar dahilinde sistematize etti. Evet, Mendel yolu açmıştı ama onun 'faktör' olarak isimlendirdiği kuşaklar arasında bilgi akışını sağlayan DNA'nın keşfi için onun ölümünün üzerinden 66 yıl geçmesi gerekti. 1950'lerde dört araştırmacı James Watson, Francis Crick ,Maurice Wilkins ve Rosalind Fraklin , DNA'nın yapısını çözdüler. Birer fizikçi ve biyolog olan Watson ile Crick, yapmış oldukları çalışmalarda DNA molekülünün sarmal bir yapıda dönen ve kendini tekrar eden bir modellemeyi tasarladılar. Bu sırada, Fraklin ve Wilkins DNA yapısını çözmek için X ışınlarını kullanan bir proje üzerinde yoğunlaşmışlardı ve bir DNA'nın röntgen filmine düşen gölgesini elde edebilmişlerdi. Bir sohbet esnasında, Watson'a bu fotografları gösterdiler, Watson, o anları anılarında anlatırken, neredeyse bayılacak hale geldiğinden söz eder! Hayallerindeki tasarımları, bir gerçek tespit olarak karşısında idi. Artık yapmaları gereken tek şeyi yapmakta geçikmediler: Nature Dergisinin Nisan 1953 sayısında makalelerini yayımladılar. Sonuçta da Watson-Crick- Wilkons üçlüsü o yıl Nobel ödülü ile onurlandırıldılar.
2000'LERDE ZİRVEYE TAŞINDI
Artık yaşamımızın tüm sırrını taşıyan DNA deşifre edilmişti. Ve insanlık 2001 yılında insan genom projesini tamamlarak, genetik biliminin zirvesine demir attı. Bu noktada, DNA'ların yaşam boyu aynı kaldığı ve genlerin hep aynı düzey bir çalışma içinde olduğu varsayılıyordu. Duke Üniversitesi profesörlerinden Randy Jurtle ve Dana Dolinay, genetik olarak tamamen aynı olan ikiz farelerin hem dış görünüş hem de hastalıklara yakalanma bakımından birbirinden son derece farklı olabildiğini keşfettiler. Böylece yaşanılan iklim fizik koşullarından kişisel beslenmeye bir çok faktörün genler üzerinde olası etkileri üzerine çalışmalarını odaklandırdılar ve sonuçta, DNA dizilimi aynı kalsa bile, dış etkenlerin metil adı verilen bir karbon ila üç hidrojen atomundan oluşan küçük bir molekülün DNA'ya eklemlenerek etki yaptığını kanıtladılar. Sonuçta epigenetik diye adlandırılacak, atalarımız ve bizim yediklerimizin bile genlerimizin çalışmasını etkilediği bir gerçeklik ortaya çıktı. O zaman, bilinçli olarak düzenlenecek diyet programları sayesinde genlerimizin çalışmalarını rehabilite etme imkanı yaratılabilirdi. Tabii hemen akla gelen şey, yaşlanma dahil tüm hastalıklarda etken olabilen epigenetik değişiklikleri kontrol edersek, her iki sorunu da ortadan kaldırmak mümkün olabilir mi oldu ki, şimdi çalışmalar bu noktada sürüyor.. Nihayetinde 'sanal'yapay zeka ekosistemi bir vakıa ancak, insanın 'organik' yapısının genetiği de sırtımızı döneceğimiz bir evren değil!
